Umutsuzluktan Umuda Giden Bir Yazı

Bu yazıya başlarken bir kafede tek başıma oturuyordum. Yaklaşık on dakikada bir gözlerimden gelen yaşları tutamıyordum. Etrafımdaki insanların bana baktığını hissedebiliyordum. Bir anda garson önüme bir tabağın içinde milk tart getirdi. Yan masadaki kadın ağladığımı görünce almış. “Seni üzgün gördüm, bunu yemen belki biraz iyi gelir diye düşündüm” dedi. Ağlamakla gülmek arasında bir ben.

Aylardır hayatımda yer eden değerli bir insan bir anda gözümün önünde yok oldu, öldü bitti. Bununla beraber hayatımda pek çok şey aynı kaldı ama pek çok şey de değişti. Bu değişikliklerin bir kısmı olayla bağlantılıydı, bir kısmı da tamamen bağımsız. Bazı değişiklikleri ben kendim gerçekleştirdim, bazıları da benim elimde olmayan durumlardan gerçekleşti.

 

Ve nasıl bir his bu biliyor musunuz, tek bir şeyin bitişi değil, bir taşın yerinden oynaması akabinde diğer taşların yer değiştirmesi, temeli olmayan evin üzerinize çökmesi ve enkaz. Korku. Birileri gelip beni çıkartacak mı, elimdeki kaynaklar beni o ana kadar idare ettirecek mi? Tuvaletim gelse nereye sıçacağım? Çıktığımda beni nasıl bir hayat bekleyecek? Yeniden nasıl ev kuracağım? Ve daha nicesi.

Benim korkularım var, yalnız kalmak, reddedilmek, her şeyi doğrusuna göre yapmama rağmen bir şeylerin yanlış gitmesi. O an ailem, arkadaşlarım ve herkesle arama görünmez bir duvar giriyor. Diyorum ki, evet dışarıdan yardıma ihtiyacım var ama kimin gücü yeter bu görünmez duvarı yıkmaya ve kim zaten uğraşır. Uzaklarda bir yerlerde hayat kurmaya çalışırken, bağımsız ve kendi kendine yeten mutlu bir insan olmak isterken en büyük korkum da kendi kendime yetemediğim noktalarda başkalarının da bana yetememesi.

Ama aslında kendime dışardan baktığımda tüm bu yazdıklarım saçma geliyor. Çünkü aslında hayatımın yüzde 95’i aynı akışta devam ediyor. Pek çok insanın yaşama hayalleri kurduğu bir şehirde yapmak istediğim uğraşla var oluyorum, performansıma dair olumlu geri bildirim alıyorum. Dolarlar eurolar harcamadan vakit buldukça gezebiliyorum, yeni şeyler öğrenebiliyor, yeni insanlar tanıyabiliyorum. Arkadaşlarımdan bir gün olsun kendimi izole etmeden elimden geldiğince sosyal bir hayat yaşıyorum. Bunları yapıyorum ki geriye baktığımda pişmanlık duymayayım.

Ama işte bu imrenilen hayatların altında çok büyük cesaretler ve çok büyük korkular var. Ne gezginler takip ediyoruz, gittikleri yerdeki hayatlar buldukları günlük işlere bağlı. Ya da o gece nerede kamp yapacakları birkaç saat önceden belli oluyor. İnanılmaz korkular bunlar, çünkü bizim temel ihtiyaçlarımızı tehdit eden korkular. Sağlık ve güvenlik gibi. Yurtdışında yaşayan insanların geçirdiği korku ataklarının temelinde bu ihtiyaçlardan mahrum kalma korkusu var.

Neyse, bunları niye yazdığıma geleceğim. Bu aralar hayatımın bir dönüm noktasındayım gene, bitemedi zaten bu dönüm noktaları da. Şey gibi, üstü açık bir arabada keskin bir virajı hızla dönerken eylemsizlik kuvvetinin sizi arabadan fırlatmasından korkmanız gibi. Bunu yaşayan tek ben olamam değil mi?

Biliyorum, dünyadaki bilmem kaç ülkede binbir türlü farklı şekilde hayatını sürdüren insan var. Özellikle öğrencilik başka bir kafa çünkü o zaman aileniz varlıklı değilse işin içine ufak bir sefillik de eklenecek, şahken şahbaz olacaksınız. Her birimizin olaylara bakış açısı ve olaylarla baş edebilme gücü çok farklı. Kendi içinde bile değişiyor ki zaten. Bu sabah dünyayı ele geçirebilirmişim gibi hissediyordum, iki saat sonra neler hissettiğimi hatırlamıyorum bile. Tek bildiğim birşey varsa, her dibe düştüğümde ısrarla beni çıkaran, yalnız olmadığımı ısrarla hatırlatan hayat.

Ailenize tutunun, onlara anlatın vb öğütler veremem, ya da sırf benim için hayal bile edemeyeceğim güzellikler yapan fedakar arkadaşlarım var diye sizin de aynı durumda olduğunuzu varsayamam. Ama, birilerine ulaşın. Birileriyle konuşun. İnsanlar kötü ya da umursamaz değil, “geldi yine tipini…” deyip polisi güvenliği arayacak ya da sizi terlikle kovalayacak değiller. O insan sizin hayatınızı değiştirecek iksire sahip değil ama burada mesele konuşmak. Geçen inanılmaz sevdiğim bir arkadaşım bir yerden duyduğu bir benzetmeyi bana şöyle anlattı: Dertler boş bir bardağın içine döktüğümüz yağ damlaları gibidir, konuştukça ve anlattıkça o bardağa su doldururuz. Bardak taşmaya başladığında içindeki yağ damlaları da bir noktada bardağın dışında bulur kendini mutlaka. Bu arada bunu söyleyen arkadaşımın kimyacı olduğu çok mu belli?

Kendinizi sevin diyebilirim ama nasıl seveceğinizi anlatamam çünkü ben de hala yollar arıyorum. Kendime aktiviteler edindim mesela, dans, yabancı dil, zaten bu blog benim bebeğim. İnsanlarla muhabbet ediyorum, onlardan bir şeyler öğreniyorum onlara bir şeyler öğretiyorum. Gülüyorum, güldürüyorum, bence ben çok komiğim ya! Gülmenin zaten ne kadar iyi geldiğini benden duyana kadar duyabileceğiniz binlerce kaynak var. Canım bir yemek istiyorsa onu yiyorum, kahveyi o an istiyorsam o an içiyorum, birinin beni rahatsız eden davranışı olursa çat diye kırmadan dökmeden söylemeye başladım. Üniversiteler özellikle yabancı öğrencilere ve onların çektikleri sıkıntılara karşı çok hassas. Bu nedenle öğrenciyseniz yetişemediğiniz konularda gerekli birimlerden destek alın. Şöyle düşünün, biraz zalimce ve pragmatik bir durum ama; üniversitenin listelerdeki başarısı özellikle de yabancı öğrencilerin huzur ve konforuyla doğru orantılı. Meditasyon yapın, ben de başladım. Insight times diye bir uygulama var. Onu indirin. Her sabah uyandığımda sevdiğim şarkıları dinliyorum giyinirken, inanılmaz bir rahatlama. Temiz hava, doğa vs.

Ya en kötü baktınız hiç olmuyor bana yazın ANAM!!! Terzi kendi söküğünü dikemez ama insanlar başkalarının sorunlarına ortak olmada çok bilge olduğumu söylüyor. Ama ikinci seanstan sonra paralı çalışıyorum ha ona göre.

Şimdilik bu kadar.

 

3 thoughts on “Umutsuzluktan Umuda Giden Bir Yazı

  1. Ya yaziyi cok begendim. Evet, you have a sense of humor 😀

    Zor zamanlarda ve umutsuzluk hissettigim anlarda , kendime ‘dibi gordum’ dedigim zamanlardan birinde ilkokul ogretmenimin ” Noldu, dunya yikildi da atinda mi kaldin? ” sorusunu hatirlatiyorum. Ilk basta kulaga oxymoron bir cumle gibi geliyor ama durup dusununce veya gecmiste yasadiklariniza bakinca ” Dogru lan karnim tok sirtim pek, ne derdim olacak” diyorsunuz

    PS: Kanada’ya ne zaman geliyorsunuz doktoraya ?

    1. Teşekkürler, beğenmene sevindim 🙂 Benim annem de aynı cümleyi kuruyor. Haklılar tabi, 60ları 80leri yaşamışlar aslında bir yandan düşününce. O zamanlar da insanların öncelikleri ve yaşam kaygıları çok daha farklıydı. Neyse 😀 daha 1 yılım var master’ı bitirmeye.

      1. X kusaginin dertleri bambaskaymis cidden.
        Doktora basvurulari aralikta veya subatta filan bitmis oluyor. O yuzden sordum. 🙂

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
12 × 22 =


*