Cape Town’da Üç Ay: Turistten Yerliye Geçiş

Buraya geldiğim gün sanki beş yıl öncesiymiş gibi geliyor. Haftalar inanılmaz çabuk geçiyor. Lisans eğitimim sırasında da tam tersi baya yavaş geçerdi. Sanırım şu anda yaptığım şeyi ve ofis ortamını sevmemden kaynaklanıyor zamanın bu kadar hızlı geçmesi. Bir de genel olarak sürekli bir koşuşturmaca içindeyim. Ya tezimle alakalı, ya da çevremdeki insanlarla organize ettiğim etkinliklerden.

İlk ayımla ilgili yazımı yazdığım günden bugüne çok fazla yer gezdim, çok fazla keşif yaptım ve yine çok fazla insanla tanıştım.

Ayrılık

Kötü haberlerle başlarsak, tanıştığım, iyi anlaştığım ve hayatımda yer edinen insanların önemli bir kısmı Cape Town’dan ayrılıyor. Kimi kendi ülkesine dönüyor, kimisi başka bir ülkeye yerleşiyor, kimisi de başka bir şehirde iş bulduğu için gidiyor.

Oda arkadaşım Andrew’la yine bir gün gevezelik yapıyoruz, adam birden lönk diye “ben Johannesburg’da bir firmadan iş teklifi aldım, 2 hafta sonra gidiyorum” demez mi? Kafamda Bülent Ersoy’dan “Hani Bizim Sevdamız” şarkısının çalmaya başlamasıyla birlikte kendisini 5N 1K formatına uyarak soru yağmuruna tuttum. Zaten Cape Town’daki işinden çok memnun olmadığını her fırsatta söylüyordu. Bir ara hastalanmıştım ve hastalığım ona da bulaşmıştı, bu hastalığı kullanarak bir haftadan fazla izin aldığını söyleyebilirim. İşin özü şu ki, Johannesburg her ne kadar yerleşmeyi kabul etmem için bana dünyanın bütün ülkelerinde geçerli bir pasaport artı beş milyon dolar vermelerini gerektiren bir şehir olsa da, iş olanakları, maaşlar ve ucuzluk açısından Cape Town’dan fersah fersah öndeymiş. Andrew’un amacı da oraya gidip birkaç ay çalışıp para biriktirmek, ancak yine de kısa süreli kalıp geri dönebileceğine pek ihtimal veriyorum nedense.

Bu arada eve bir sürü Türk geldi, bildiğiniz Sinop Cezaevi Koğuşu gibi olduk 😀 Daha da gelmeye devam edecek.

Türk arkadaşlarımdan Beşir ve Onur da Cape Town’da değiller artık. İtalyan kankam Ricardo ve onun aracılığıyla tanıdığım İtalyan elemanlar da gitti. Hiç kimsenin ve hiçbir şeyin kalıcı olmadığını daha da iyi anladım. İnsanlarla karşılaşırsınız, hayatınızda iyi ya da kötü izler ve etkiler bırakırlar, sonra sessizce çekip giderler. Neyse, niye yeşilçam’a bağladıysam gereksiz yere.

Yerlileşmenin Belirtileri

Neyse bunları geçiyorum, bunun dışında gerek okul içinde gerekse okul dışında bir sürü insanla tanışmaya başladım. İnsanlarla tanıştıkça ve bir turkish delight olarak popim arttıkça etkinliklerin aranan ismi oldum desem yeri midir bilmiyorum ama bir ara her gün dışarıdaydım, özellikle giden arkadaşlarımın veda merasimlerinde. Şunu fark ettim ki dışarıda fiyatlar her ne kadar Türkiye’yle aynı olursa olsun yine de çok para harcıyorsunuz. En çok para tabi ki içkiye ve tabi ki übere gidiyor. Bo Kaap’ta yaşayan biri olarak gece dışarı yürüyerek çıkamayacağım için über çağırmak durumunda kalıyorum. En yakın yere bile git gel 40 Rand tutuyor, yani kafadan 40 Rand gitti. Tabi hala turist kafasıyla düşünürseniz sadece 10 TL ama burada bir aydan uzun kalınca insan artık kendi ülkesindeki para birimine göre düşünemiyor. Ben mesela düşünemiyorum çünkü ailemden aldığım para dışındaki gelir kaynağım zaten Rand olarak yatıyor. O yüzden 100 Rand benim için 25 TL değil 100 rand.

Buraya alışmanın bir diğer sonucu da sokaklarda paranoyak gibi yürüme faslının geride kalması. Geçtiğimiz haftalarda turistlerin binmeye korktuğu bazı toplu taşıma araçlarını çokça kullanma fırsatım oldu mesela. Beyaz minibüsler (ki burada taxi diyorlar) burada gözüme çarpan ilk korkutucu unsur olmuştu. Rondebosch Main Road’da dolaşırken önümde duran beyaz dolmuştan kafasını uzatan küçük suratlı amca “Geeyp Daaun (Cape Town), Vaaynbik (Wynberg)” diye bağırdığında “şuna binsem popomu da ne biçim keserler ya” diye düşünmedim değil. Ki aslında gece vakti hele bir de bomboş bir dolmuşa binerseniz bunun yaşanma olasılığı var. Ama birkaç kere gündüz bindim ve aslında tahmin ettiğimden çok daha eğlenceli bir deneyim oldu. Hatta beyaz dolmuşla yolculuk ettiğim dakikalar kendimi en fazla Afrika’da hissettiğim anlar oluyor. Bunun dışında tren kullanarak Cape Town’ın merkezine bir saat uzaklıkta yerlere gittiğim de oldu. Trenlerin birinci sınıf vagonları konfor ve koltukların kalitesi açısından Avrupa’daki üçüncü sınıf trenlerden daha iyi değil, ancak yine de gündüz gayet güvenli. Özet geçmek gerekirse gün içinde bu toplu taşıma araçları genellikle işine gücüne giden insanlarla dolu olduğu için güvenli. Tabi bu söylediklerim Cape Town ve civarı için geçerli. Ulaşım ile ilgili yazım yakında blogda yer alacak zaten.

Bir şehre alışmanın en önemli belirtilerinden biri de o şehirde yapmayı seveceğiniz banko aktiviteler edinmenizdir. Yani, bir haftasonu arkadaşlarınızla yaptığınız bütün planlar yattı, herkes sizi ekti, yapacak başka bir şeyiniz yok ama evde kalmak da istemiyorsunuz. Bu durumda dışarı çıkıp yapacağınız bir iki aktivite olmalı, her zaman keyif alabileceğiniz. İstanbul’dayken benim için bu Boğaz’da yürümek, Kadıköy’de Walter’s a gidip ders çalışmak gibi şeylerdi. Burada da benzer alışkanlıklar ediniyorum yavaş yavaş. Mesela en sevdiğim aktivitelerden biri evimden çıkıp önce Green Point’e oradan da Sea Point’e yardırmak. çok uzun süren bir yol değil, toplasanız belki iki saat sürüyor tek yön. Onun dışında ders çalışmak için kendime belirlediğim kafeler var: Honest Chocolate, Copacabana gibi. Ama hala kahve dükkanlarının çok erken kapanmasından şikayetçiyim. Hatta bunu çalışanların kendisine söylediğimde onlar da kabul ediyor, “biz Cape Townlılar tembel insanlarız” demekten çekinmiyorlar.

Bazı Şeyler Pahalı

Konudan konuya atlamak gibi olacak ama biraz da Cape Town’da Türkiye’ye göre pahalı olan şeylerden bahsedeyim. Birincisi tekstil. Ya arkadaş, Türkiye’de 30-40 TL’nin üzerine t-shirt almak için baya zorlamanız gerekiyor. Burada ben mi denk gelemedim bilmiyorum ama 400 Rand’in altına asla tshirt görmedim. Pantolonlar şortlar falan 500 Rand’den başlıyor. Öyle kalite kokan şeyler de değil yani. Ayakkabılara hiç girmeyeyim isterseniz. Ama sanırım bunun nedeni ülkede tekstil fabrikalarının yok denecek kadar az olması, mallar hep yurtdışından geliyormuş.

Berberler de ayrı bir konu. Ulan ben mi eskide kaldım da ondan bana yüksek geliyor fiyatlar; küçük parmağım kadar saçı kısaltacaksın alt tarafı, 200 Rand’den başlıyor fiyatlar. Bu dediklerim de mahalle berberi. Sea Point’te kaliteli bir berbere 400 rand’den aşağı bayılmazsınız söyleyeyim. Ama berberlerin iyi bir tarafı da pazarlık yapabiliyor olmanız, mesela ben varlığı kanıtlanamamış pazarlık yeteneklerime rağmen 200 Rand’den 120 Rand’e indirmiştim kendi tıraşımı. Dolayısıyla aslında bu konuda sızlanmamalıyım.

İnsanları Tanımak

Şöyle bir gerçek var ki Afrikaans, yani beyaz Güney Afrikalılar her ne kadar güler yüzlü ve arkadaş canlısı olsalar da sizi kolay kolay aralarına almıyorlar. Buraya geldiğimden beri bir yığın insanla samimiyet kurdum ama bunlardan belki de 3 tanesi falan Afrikaans.

Okuldan Brezilyalı bir arkadaşla geçen muhabbet ediyorduk. Bana şeyi anlattı, erkek arkadaşı Güney Afrikalıymış. Bir kere kızı arkadaşlarıyla yapacağı Braai (barbekü) partisine çağırmış. Kızcağız et met birşeyler götürmüş, sanmış ki herke herkesin malından yiyebilecek, ortak paylaşım yapılacak, çünkü Brezilya’da öyleymiş yani herkes katkıda bulunur ve paylaşımcı olur. Ama orada herkes kendi getirdiği eti yemiş, bir de yemekleri yapmaya gece yarısı falan başlamışlar.

Bir keresinde de bir barda Afrikaans bir kızla muhabbet etmiştik. Kız Cape Town’da beyaz ve siyahların hala birbirinden çok ayrı yaşadığından ve iç içe olmadığından şikayet ediyordu. “Şu bulunduğumuz bara bakın, içeridekilerin kaçı siyah mesela? Belki yüzde beş falan. Size söylüyorum, burası gerçek Afrika değil. Gidin gerçek Afrika deneyimi yaşayın” gibi birşeyler geveledi. Muhtemelen kafası fazla iyiydi, ama demeye çalıştığı şeyde haklılık payı var. Beyazların ve siyahların kültürü, hayat şartları, dertleri, öncelikleri farklı. Müzik zevkleri bile bambaşka. Onun için bazı barlara girdiğinizde sadece Afrika müziği eşliğinde popo sallayan siyahlar göreceksiniz, o mekanlardaki tek beyaz şey dişler olacak.

Genç nesil yine daha açık görüşlü, o yüzden farklı insanlardan insanları bir arada görmek çok şaşılası birşey değil aslında. Ama Cape Town’a bir saat uzaklıktaki Stellenbosch’a gittiğinizde durum tamamen değişiyor, bir çeşit ütopya kurmuş Afrikaanslar burada. Şehrin kendisi zaten bir Hollanda kasabasından fırlamış gibi. Evler bile beyaz yahu. Buraya zaten apartheid’in son kalesi diyorlar.

Gece Hayatı Keşifleri

İlk ay çok fazla arkadaşım olmadığı için geceleri çok dışarı çıkmıyordum. Vakit geçtikçe yeni insanlarla tanışmaya başladım, bu da geceleri daha fazla dışarı çıkmama vesile oldu. İlk başlarda Long Street ve çevresinden çok uzaklaşamıyordum. Ama Observatory mahallesi hep dikkatimi çekiyordu. İlginç etkinlikler ve temalı partilere dair haberleri Facebook’tan alıyordum ama bir türlü gitmek fırsatım olmamıştı. Geçtiğimiz haftalarda Observatory’ye birkaç kere gitme fırsatım oldu ve bayağı eğlenceli olduğunu söyleyebilirim. Cape Town’da her müzik zevkine göre mekan var. Popüler müzik, jazz, techno, trans, afrika müzikleri.

Nereleri Gezdim

Cape Town’daki en önemli turistik atraksiyonların çoğunu yaptım diyebilirim.

Muizenberg: Cape Town’ın güneyindeki bu sahil bölgesi, plaj boyunca sıralanmış rengarenk kulübeleriyle meşhur. Bu kulübeler aslında sadece soyunma kabininden ibaret. Burası Cape Town’ın en popüler surf noktalarından biri. Tabi denemesem gözüme uyku girmezdi o yüzden ben de hayatımın ilk surf deneyimini burada yaşadım. Bu arada burayla ilgili şöyle bir bilgi kirliliği var; insanlar Muizenberg’ü hep Hint Okyanusu kıyısı zannediyor. Halbuki Cape Town’a birkaç saat uzaklıktaki Cape Agulhas (Afrika’nın en güneyi) noktasına kadar olan kıyılar hep Atlantik Okyanusu.

District 6 Museum: Apartheid döneminden siyahların yaşadığı, ama sonra hükümetin bölgeye beyazları yerleştirme gerekçesiyle bu insanları evlerinden çıkartıp teneke mahallelere sürgün ettiği bölgelerden biri District 6. Döneme dair bilgi edinmek adına burada bulunan District 6 müzesini gezmiştim.

Table Mountain- Nursery Ravine: Table Mountain’ın tepesine yakın bir platoda doğal su rezervuarları bulunuyor. Hatta suda yetişen bir bitkiden dolayı suyun rengi kırmızı. Buraya çıkmanın birkaç yolu var. Bunlardan biri Kirstenbosch Botanik Bahçesi’nin içinden başlayan Nursery Ravine ve Skeleton Gorge yolları. Skeleton Gorge biraz daha zorlu ve tehlikeli olduğu için biz Nursery Ravine yolunu seçmiştik.

Newlands Ormanı: Yeşillikler içinde sakin bir pazar yürüyüşü yapmak isterseniz Newlands Ormanı sizin için birebir.

 

Tableview: Şehir merkezinin kuzeyindeki bu bölge surf yapılan plajları, sahil boyu dizilmiş kafe ve restoranları, Table Mountain ve Lion’s Head’i gören muhteşem manzarası ile Cape Town’daki emeklilik hayallerimi süsleyen ikinci yer oldu (birincisi Camps Bay).

Cape Point- Cape Of Good Hope: Afrika kıtasının en güney batı ucu (güney değil) olan Cape of Good Hope, yani Ümit Burnu toplu taşımayla gidebileceğiniz bir yer değil. Buraya gitmenin en uygun yolu ucuza araba kiralamak. Biz de 4 kişi günlük araba kiralayıp sahil boyu dolaşa dolaşa buraya gelmiştik. Muhteşem manzaralar, deve kuşları, elinizde yemek görünce her türlü çirkefliği yapmaktan geri kalmayacak babunlar ve fırtına seviyesine çok yakın sert rüzgarlarıyla Ümit Burnu Milli Parkı oldukça değişik bir deneyim. Eğer şanslıysanız balinaları izleyebileceğiniz noktalar da mevcut parkta.

Noordhoek: Cape Town çevresindeki en uzun sahil şeritlerinden biri. Burası atlarıyla ünlü, yani at biniciliği yapabileceğiniz noktalardan.

Simon’s Town: Cape Point dönüşü uğradığımız Simon’s Town Afrika kıtasında çok nadir bulunan penguen türünün en sık gözlemlenebildiği yerlerden. Biz Boulder’s Beach’te penguenleri gözlemleme şansı bulmuştuk. Gerçek olduklarını idrak etmeniz biraz vakit alıyor tabi. Bu arada civar plajlarda ücretsiz bir şekilde penguenlerle yüzebileceğiniz plajlar da var, ama vakitsizlikten keşfedememiştik henüz.

Stellenbosch: Şu ana kadar gezdiğim yerler içinde Kyoto ve Brugge ile huzur konusunda yarışabilecek Hollanda- ay pardon- Güney Afrika şehri. Dilim sürçtü, çünkü gerçekten burası yukarıda da belirttiğim gibi kültürü, mimarisi ve insanlarıyla istese bağımsızlığını kazanabilecek kadar farklı bir şehir. Stellenbosch Üniversitesi sayesinde tam bir öğrenci şehri olmuş. Buraya Cape Town’dan gidiş dönüş 27 Rand vererek ulaşabilirsiniz.

Little Lion’s Head: Lion’s Head’e bir kez çıkma girişiminde bulundum ancak bir anda çevremizi bulutlar kaplayınca tepede bir manzara göremeyeceğimizi anlayıp geri dönmek zorunda kalmıştık. Daha sonrasında birkaç arkadaşla Hout Bay’de Bay Harbour Market’a gittiğimizde buraya çok yakın olan ve görünüş olarak Lion’s Head’i andıran başka bir tepeye tırmandık. Yanlış bir yoldan çıkmamıza ve sonlara doğru kendimizi yukarı çekmek için bildiğiniz kaya tırmanışı yapmamıza rağmen tepede inanılmaz manzaralarla karşılaştık.

Llandudno: Cape Town demek okyanus ve plaj demek. Ortamı ve özellikle gün batımıyla en çok sevdiğim yerlerden biri de adını telaffuz etmekte çok zorlandığım bu plaj oldu. Burası aşırı dalgalı olduğu için genellikle profesyonel surfçülerin uğrak noktası durumunda.

Eastern Food Bazaar: District 6 bölgesine yakın bir yemek marketi. Asya ve Ortadoğu yemekleri mevcut. Fiyatlar baya ucuz, porsiyonlar aşırı büyük.

Observatory: Genelde üniversite öğrencilerinin takıldığı, kaliteli mekanların bulunduğu muhit. Buranın Cihangir’i diyebiliriz kendisi için.

Tabi bazı haftasonları biraz daha durgun geçiyor, malum cicim ayları bitti. Ama önümüzdeki ay için kafamda bazı hedefler var. Bunlardan ilki internette fotoğraflarını görüp büyülendiğim West Coast National Park, bir diğeri şarap tadımı için Franschoek (kesin yanlış yazdım.). Ayrıca Güney Afrika’nın güney kıyılarını kapsayan Garden Route’un bir kısmını yapmak ya da balina ve beyaz köpek balıklarını izlemek için Hermanus kasabasına gitmek de planlarım arasında. Tabi bunlar için araba kiralamak gerekiyor.

İstanbul’u özlüyor muyum, valla ne yalan söyleyeyim yemekler ve Kadıköy-Moda dışında hiç özlemiyorum. Ama bazen durup durup “napıyorum ben, hayatım nereye gidecek acaba, olaylar nasıl gelişecek buradan sonra” demeden de kendimi alıkoyamıyorum. Ama sonra bu tarz düşüncelere sahip olan tek insan olmadığımı hatırlayıp rahatlıyorum.

Burada özellikle de beyazlar inanılmaz sportif. Biz Lion’s Head’e, Devil’s Peak’e güç bela tırmanırken millet aynı yerleri koşa koşa çıkıp iniyor. Bu insanlardan biri olamayabilirim belki ama sanırım biraz sağlıklı yaşamam ve abur cuburu azaltmam lazım.

Çenem mi düştü yahu benim.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
13 + 25 =


*