Garden Route 1. Gün: Ani Gelişen Kararlar, Hastalık ve Uzun Yol

Sabah uyandığımda suratım İnstagram’da ağzından hayalet çıkan emoji gibiydi. Hareket edemiyordum, bütün kaslarım ağrıyordu. Boğazımın sol yanı da bu konuda kaslarıma taş çıkartıyordu. Karşılıklı göbek atıyolardı.

Önceki akşam bir arkadaşımın zoruyla leşşşşş bir mekana gitmiş, insanlarla anlaşabilmek için ses tellerimi sonuna kadar kullanmıştım.

Saate baktım. 5:30. 2 saat sonra bizimkiler gelecek ve beni evimin önünden alacaklar.

2017 yılı bana karmanın nasıl bir bitch olduğunu öğretti. Önceki gün Antreas karın ağrısı ve ishal şikayetlerinden dolayı tam 5 (beş) kere karar değiştirmişti. Artık gezinin gerçekleşmeyeceğine kanaat getirmiştim çünkü Antreas’ın arabasıyla yola çıkacaktık ve kalan üçlü olarak o saatten sonra araba kiralamamız imkansızdı. Gece 1’de Antreas beşinci kez karar değiştirip “Tamam kesin gidiyoruz” dediğinde hemen sütünü içip uyumasını söyledim bir daha karar değiştiresi gelmeden. Gına gelmişti zira. Ama şimdi sabah uyandım ve hasta olan bendim.

Gruba “uyudunuz mu” yazdım, ne kadar Türk usulü bir davranış. Hani kapıyı çalarız, kim o diyene “Benim” deriz, o misal. Delight “artık uyanığım” dedi, sanırım uyandırdım mesaj sesiyle. “Ya ben hastayım çok kötüyüm” falan dedim. Aslında beklentim haftasonu iki gün dinlenmek ve yolculuğa iki gün geç çıkmaktı. Fakat Delight’ın 3 Ocak’ta işe başlaması gerekiyordu. “Pastil al geçer” falan deyince içimden “oldu mk” demek geldi.

Sonra kafamda münazara çevirmeye başladım. İlaç alsam, antibiyotiğe mi başlasam, ya ateşlenirsem, hastane var mı yolda, beni yol kenarına atıp giderler mi falan derken kendime kızıp yataktan fırladım. Ölsem de gidecektim bu geziye ulan!! Sırt çantam asla hazır değildi. Cep telefonumu elime alıp beyin fırtınası yaparak seyahatte insanın yanına alması gereken temel şeyleri yazdım ve sonra büyük sırt çantama sokuşturdum.

Saat 8’e yaklaşırken Delight mesaj attı. Araba yolda bozuldu, tamirciye götürüyoruz diye. Kendimi bir yatağa hiç bu kadar hızlı bırakmamıştım. Telefonumun alarmını kurup kıçımı dönüp yatacakken Delight’tan bir mesaj daha, şaka şaka geliyoruz diye. Vay ırıspıı dediğinizi duyar gibiyim.

Araba evin önüne geldi, ben ve bel kalınlığımın iki katındaki sırt çantam kapının önüne çıktık.

İlk işimiz bir alışveriş merkezine uğramaktı. Çok eksiğim vardı; yemek alışverişi, güneş kremi, deodorant, Vodacom hattım için 100 MB internet (10 gün boyunca sadece whatsapp kullanacağımı düşündüğüm için bu bana yetecek ve artacaktı) ve tabi ki uyku tulumu.

Önceki yazımda yazdığım üzere uyku tulumlarını en dandik olanı 400 Rand’den başlıyordu, tabi ki onu aldım.

Sonra eczaneye (Clicks) gittim ve şikayetlerimi anlattım. Bir boğaz spreyi bir de ağrı kesici ateş düşürücü verdi.

Ardından nakit para çektim. Kamp yerlerinde kart geçmeme olasılığı yüksek.

Ve tam bir saatlik alışveriş merasiminden sonra yola koyulduk. Rotamız Hermanus, Swellendam, Oudtshoorn, İstiklal Marşı ve Kapanış.

Adrenalin mi, başka bir hormon mu bilmiyorum ama yola çıktığımızdan beri nispeten daha iyi hissediyordum. Bu da keyfimi yerine getirmişti. Somerset West ve Gordon’s Bay gibi kodaman bölgelerinde okyanusa vardık ve baya bir süre okyanus boyunca sürdük arabayı. Delight’ın hazırladığı playlist’te şarkılar ardı ardına çalarken Deeespacitolar, Havanaa oh na na lar, another one lar, diiceeey khaleeeed ler birbirini kovaladı.

Hermanus
Hermanus Food Market

Öğlen 12’ye doğru Hermanus’a vardık. Aslında rota çıkartırken ilk planımız bir günü sadece Hermanus’a ayırmaktı. Ancak gezilecek çok yer vardı ve zaman kısıtlıydı. Üstelik Hermanus’a gelmemizin birincil amacı olan balinalar Aralık-Mart aralığında buralardan geçmiyorlarmış. Dolayısıyla biz de düşündük taşındık ve Hermanus için yapacağımız detaylı geziyi ileri bir tarihe aldık. Zaten Cape Town’a bir iki saat uzaklıkta bir yer. Günübirlik bile gidilebilir yani.

Ama yine de arabayı park edip balinaların gözlemlendiği noktada bir iki fotoğraf çekmeden de edemezdik.

Balina gözlem noktası

Sonra tekrar yola koyulduk. Bir sonraki durağımız Swellendam kasabasıydı. Bir süre okyanus kıyısından değil iç kısımlardan ilerleyecektik, çünkü asıl durağımız Oudtshoorn’un okyanusa kıyısı yok. Yolculuğun bu kısmının sıkıcı olacağını düşünmüştüm ama şaşırtıcı derecede büyüleyici manzaralarla karşılaştım. Tabi hareket halinde olunca fotoğraf çekmek çok kolay olmuyor. Ama dört bir tarafınızın uçsuz bucaksız tarlalar, üzerlerine bulutlar örtülmüş dağlarla kaplı olması paha biçilemez. Bir de arada böyle küçük küçük, kimsenin adını bilmediği, çoğunlukla colored halkın yaşadığı kasabalardan geçiyorduk ki o kasabalar bile benim ilgimi çekiyordu.

Bir ara uyudum sanırım. Öğleden sonra ikinci durağımıza vardık: Ronnie’s Sex Shop.

Diyeceksiniz ki, sex shop ne alaka, neyin alışverişini yapacaksınız 10 günlük gezi için. Lokasyon olarak Allah’ın unuttuğu yer olarak geçen bu ıssız yerde kim, niye cinsellik yaşamak için alışveriş yapsın ki? O zaman gerçeği açıklıyorum: Burası bir sex shop değil arkadaşlar. (Çok sex yazdım inşallah yazım Google aramalarında görünür .s .s)

Bu barın sahibi Ronnie diye bir adam (Hadi canım?). Bunun liseli arkadaşları barın duvarının üzerindeki Ronnie’s Shop yazısının yanına malum kelimeyi iliştirmişler. Altını da çizmiş utanmazlar. Sonra yoldan geçenler aaa bu da ne diye şok olup bara göz atmaya başlamış. Zamanla barın popülaritesi beklenmeyen biçimde artmış. Ronnie de “eh madem öyle yazı kalsın orada” demiş. Hikaye bu yani aslında.

Bu arada Ronnie abimiz tam bir Fedon değil mi!

Adı ve dekorasyonu dışında barın çok da bir özelliği yok aslında. Ama gerçekten böyle alakasız bir yere bar açma fikrini mantıklı bulan Ronnie amcamıza buradan tebrik koyuyorum.

UNADJUSTEDNONRAW_thumb_313f.jpg
hmmm…

Yola devam…

Uyudum ve uyandım. Akşam 6 gibi Oudtshoorn kasabasına vardık. Antreas “akşam braai yapak” dedi, dolayısıyla önce süpermarkete gitmemiz gerekiyordu. Bu arada tabi benim boğaz ağrım ve baş ağrım yavaş yavaş ilgi görmeyen sevgili triplerine girmeye başladı. Baya kapsamlı bir alışveriş yaptık. Antreas’ın taşınabilir braai aparatı vardı. İki üç çeşit et, patates, konserve yiyecek, içecek. Bir de odun aldık.

Kendimi arabaya attım, bitkin ve endişeli hissediyordum. Bir an önce kamp yerine varmak ve kendimi sıcacık bir yatağa atmak… aa kampa gidiyorduk pardon. Hani çadır, uyku tulumu falan neyse.

Kampa girdiğimiz anları hayal meyal hatırlıyorum. Arabayla giriş kapısından geçip o kadar uzun bir süre karanlıkta ilerledik ki korku filmlerindeki gibi kampın aslında gerçekte var olmayan, terkedilmiş lanetli bir yer olduğuna ikna olacaktık ki kamp yerlerini gösteren tabelaları bulduk sonunda. Ben kamp yeri deyince çok daha çöplerin etrafta swing dansı yaptığı, minik minik çadırıyla hipsterların ya da günübirlikçilerin takıldığı alanlar hayal etmiştim. İnsanlar kampçılığı baya baya hayat tarzı haline getirmiş, belki de kamp ekipmanlarının toplamı kaldıkları evlerden daha pahalıdır. Çadır dedikleri benim şu an kaldığım odadan daha büyük, içinde mutfağı tuvaleti falan var. Kimisi pavyon girişi gibi ışıklandırmış, bir de disko müzikleri falan çalıyor arada.

İki çadırımızı kurduk, biri 3 kişilik, biri tek kişilik (Delight’ınki). Diğerleri yemek hazırlarken ben artık dayanadım, arabanın arka koltuğuna geçip gözlerimi kapadım.

Uyandığımda inanılmaz kötüydüm, böyle birşey olamaz. O an sanırım düşündüğüm şey şu oldu, en kötü kampta Cape Town’a geri dönecek olan birini bulur, onlardan giderken beni de almalarını rica eder dönerim. Ama hayır, bu kadar yol gitmişken geri dönemezdim. Tek çarem yanıma Türkiye’den getirdiğim Augmentin’e başlamaktı. “Antibiyotik de her durumda kullanılmaz” dediğinizi duyar gibiydim, ama eczanedeki kadın da durumun düzelmezse direkt antibiyotiğe başla demişti.

Mangalda bugün yaptığımız etin adı Brauwurst. Bir çeşit domuz sosisi. Daha önce bir başka braai etkinliğinde yemiş ve beklentimin üzerinde bulmuştum ama bu sefer tadı plastik gibi geldi nedense. İnsanlar nesini seviyor bu iğrenç şeyin. Ya da ben hastayım diye mi öyle geliyor. Halbuki ne kadar açtım.

Grupça beni karantina almaya karar verdik; şöyle ki ben iyileşene kadar Delight’ın kendisi için getirdiği tek kişilik çadırda kalacaktım. Delight, Antreas ve Simon da üç kişilik çadırda kalacaktı. Hasta olmam ilk defa bu kadar işime yaradı. Bir çadırda yayıla yayıla tek başına yatabilecek, gece rahat rahat pırt yapabilecektim! (Hadi ama birileriyle aynı çadırda yatarken bu konuyu hiç mi düşünmüyorsunuz, yemeyin beni).

Ertesi sabaha çok daha iyi hissedebilmek, gezimi başlamadan bitirmek zorunda kalmamak umuduyla uyudum. Devamı bir sonraki yazımda (Nasıl da cliffhanger koydum ama).

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
22 + 29 =


*