Garden Route 5. Gün: Yılanların Arasında Kürek Çekmek

Garden Route gezimizin çok aksiyonsuz ve fazla sakin geçtiğini düşünmeye başlamıştım. Sadece ikinci günümüzde macera dolu bir mağara gezisi yapmıştık ve ondan sonrası ise hep sakin geçmişti. Bu beni yavaş yavaş endişelendirmeye başlamıştı ki nihayet beşinci günde buna noktayı koyduk. Programımız aslında bir hayli yoğundu. Önce sabah Wilderness nehri üzerinde kano yaparak Wilderness National Park’a giriş yapacak, orada hiking yoluyla bir şelaleye uğrayacak, öğlen Çin yemeği yemek için George’a gidecek, sonra Map of Africa isimli bir bölgeyi ziyaret edecek ve en son da güneşi batırmak için bölgenin doğusundaki göllerden birini ziyaret edecektik.

Wilderness National Park aslında çok geniş bir yer. Burada yürüyüş ve piknik yapabileceğiniz pek çok alan var. Ama biz artık açıkçası yürümekten sıkılmıştık. Biraz daha araştırdığımızda parka nehir üzerinden kano yoluyla da girebileceğimizi öğrendik. Eden Adventures isimli firma üzerinden iki kişilik kano ve kürek kiralamaya karar verdik. Bunun için genelde bir ya da iki gün öncesinden arayıp rezervasyon yapmamız isteniyordu. Kano aktivitesi için gün içerisinde iki saat dilimi var. Biri sabah 9-14 aralığı, diğeri ise 14-19 aralığıydı. Biz sabahtan yapmayı seçtik, böylece gün içerisinde diğer aktivitelere de vaktimiz kalacaktı.

Kanoları kiralamaya gittiğimiz yerde para verip biletlerimizi aldık. 2 kişilik bir kanonun kiralama fiyatı kişi başı 160 Rand’di, ama bize dediklerine göre nehir üzerinden parka girişte bizi durdurup parkın giriş ücretini de alabilirlermiş. Suyun üzerinden parayı oltayla mı alacaklar onu da anlamadım ama neyse.

Geldik ikili gruplaşma faslına. Dee ile Simon bir kanoya, benle de Antreas diğer kanoya. Aslına bakılırsa bu durumdan çok hoşnut olmadım, zira neden bilmiyorum ama Antreas’ın tavırları beni yer yer gıcık ediyordu. İlk başta “ne kadar kuul, ne kadar kafası rahat” dememe rağmen bazı tavırlarını Survivor Turabi’ye benzetmeye başlamıştım. Bir de konuşması da Kurtlar Vadisi’ndeki Laz Ziya’ya çok benziyordu. He, bir de devamlı kendisinden fotoğrafını çekmemi rica ediyordu, hayır böyle çok profesyonel doğa ya da portre fotoğrafçısı tribim de yoktu ki. Durmadan “Emre, teyk a pikjur” deyip duruyordu o Laz Ziya aksanıyla. Aslına bakılırsa bunlardan hiç biri geçerli sebepler değil. Belki sorun bendedir. Neyse.

Anlattıklarına göre kanoyla yaklaşık bir saat kadar kürek çektikten sonra kanodan inerek 45 dk kadar yürüyerek şelaleye varılıyormuş. İki kişinin içinde daha güçlü olanın giderken arka tarafa, dönerken de ön tarafa oturması gerektiğini söylediler. Antreas genç irisi olduğu için kendisiyle bu konuda aşık atmak beni yoracaktı. Antreas tabi ki yolda devamlı manzara ve selfie resimleri almamı isteyecekti, şimdi zıçmıştım.

Bu arada değerli ve elektronik eşyalarınızı yanımıza aldık, her kanoya ikişer kova verdiler. Bu kovaların ağzı sıkıca kapatılıyor ve kanoya iple bağlanıyor. Böylece alabora olunduğunda bile suya düşüp kaybolmuyorlar.

Ama yol boyunca manzara o kadar güzeldi ki her ne kadar stresli bir iş olsa da her seferinde kovayı özenle açıp cep telefonumu içinden çıkartıp fotoğraf çekip tekrar kovaya koyup ağzını sıkıca kapatıyordum.

Arada Simon ve Dee ile yan yana geliyorduk. Kimi zaman yanlışlıkla kimi zaman da sırf gıcıklığına birbirimizin kanolarına geçiriyorduk. Bazen de küreklerle birbirimize su atıyorduk.

Bir ara kenara çekip mola verdik, burada akıntı neredeyse yok denecek kadar azdı. Simon önce bir ağaca tırmandı, oradan da nehre atladı. Kendisinde zaten bir deli doluluk ve hatta hiperaktiflik mevcuttu. Ne zaman bir yere gitsek ilk atlayan, zıplayan, hiçbirimizin yapmaya cesaret edemeyeceği şeyi ilk yapan o olurdu. E kolay değil, adam karavanla 8 ay Avusturalya’yı gezmiş! Asya’yı da karış karış gezmiş. Ve adam dediğim de 21 yaşında, benden 4 yaş küçük aslında.

Kürek çekmeye devam etmemizden çok değil iki dakika sonra suyun içinde nehri karşıdan karşıya geçen çim yeşili bir yılan gördük. O an iyi ki üşenmişim de suya yüzmeye girmemişim dedim. O sırada yanımızdan geçen başka bir kanodaki kadın bu yılanın zehirli bir yılan türü olduğunu söyledi.

Yaklaşık 45 dakika sonra nehir iyice daraldı ve sığlaştı, kanolarımızı yanaştıracağımız yere ulaştık. Kanoyu kıyıya doğru itelerken dönüş yolundaki bir turist aileye rastladık. Onlar da yılan görmüş meğer.

Yaklaşık yarım saat kadar yürüdükten sonra şelalenin olduğu yere vardık. Ben biraz daha görkemli bir şelale bekliyordum açıkçası, bu kadar kıyamet bunun için mi kopmuş diye düşünmedim değil.

Bu arada nehir sularının genelde kahverengi olması buradaki kayalardan sızan bazı minerallerden kaynaklanıyormuş. Güney Afrika genelinde çok rastlanan bir durum bu.

Günün en güzel anı şelalenin altında kendime bir oyuk bulup oraya oturmam ve hızla akan su kütlesinin vücuduma masaj yapmasıydı. Çok gürültülü ama bir o kadar dinlendirici, öyle ki bütün gün orada kalabilirdim. Ama dönmemiz gerekiyordu.

Kano yapmak eğer tek başınaysanız ve akıntıyla aynı yönde gidiyorsanız çok da yorucu değil ama birden fazla kişiyseniz ve akıntıya karşı kürek çekiyorsanız sıkıntı oluyor. Birden fazla kişi olunca iki kişinin de tempolu ve birbiriyle senkronize bir şekilde kürek çekmesi gerekiyor. Dolayısıyla kürek çeken iki kişinin çok iyi anlaşması gerekiyor.

Antreas’ın da tesadüfe bakın ki iyice gıcıklığı tutmuştu. Gaza getirmeye çalışıyordu ve aşırı hızlı kürek çekiyordu. Ben de beceremeyince “You are useless, my friend” diyordu, Simon ve Dee kahkahayı koparıyordu. Resmen kırk yıllık evli çiftler gibi atışıyorduk.

Burada işimiz tahmin ettiğimizden erken bitti. Öğle yemeğini yemek için George’a gitmeye karar verdik. George Garden Route üzerinde çok fazla gezilecek yeri olmadığı için atlanan şehirlerdendi. Ama çevresindeki şehirlere göre daha büyük olduğu için yeme içme konusunda çok daha fazla seçeneğe sahipti. Hele ki Wilderness’da yemek yenecek yerlerin sayısı belki de bir elin parmaklarını geçmiyordu. Biz de iki kez George’a gittik. Şehrin en işlek caddesi olan York St üzerinde fiyatları gayet makul bir Çin restoranı bulduk. Her akşam hunharca braai yapan bünyeye iyi gelmişti bu değişiklik. Büyük bir porsiyon tavuklu noodlea 65 Rand ödedim.

Bir sonraki durağımız Wilderness National Park’ın batısında kalan Map of Africa isimli bir bölgeydi. Buranın olayı tepeden görünen manzarasının Afrika’nın haritadaki görüntüsünü andırıyor olmasıymış. Tabi bunu kafamda canlandıramamıştım uzun bir süre. Ancak karşıma çıkan manzara zaten her hayal gücü ürününün üzerinde olacaktı.

İnternetten araştırdığımda burada paragliding yapıldığını da okumuştum ancak etrafta pek kimseyi göremedim.

Burada yarım saat kadar vakit geçirdikten sonra Antreas yorgun olduğunu ve hostele dönüp uyumak istediğini söyledi. Yaa kürek çekerken öyle herkül naraları atmak kolaydı.

Diğerleri ve ben gün batımını izleyeceğimiz bir yere gitmek istedik. Hostelde bulduğumuz Wilderness haritasına baktığımızda parkın doğusunda iki tane büyük gölet olduğunu farkettik. Bunlardan Island Lake isimli olanına gitmeye karar verdik. Tabi elimize abur cubur almadan gidecek değildik.

 

Touw ve Serpentine nehirlerinin birbirine karıştığı bu yerde oluşan göl 3 metre derinliğinde. Burada hem tatlı su hem de tuzlu su balıkları bir arada bulunuyormuş. Balıkçılık da oldukça yaygın olarak yapılıyordu. Göl yüzme ve su sporlarına da oldukça yatkındı burası. Gözümüzü su kayağı yapan bir kıza kestirmiş, suya ne zaman düşecek diye iddiaya bile girmiştik. Biraz da döndükten sonraki planlarımızdan bahsettik birbirimize. Simon mesela eğitimine Almanya’da devam etmek istemiyormuş. Zaten kendisi Alman olmasına rağmen Almanları hiç sevmediğini söyleyip duruyordu her fırsatta. Delight ise kendi iş yerindeki sıkıntılardan bahsetti. İlginçtir, yola çıktığımızdan beri birbirimize günlük hayatlarımızdan bu kadar etraflıca bahsetme fırsatımız ilk defa oluyordu.

Fark ettim ki eskiden olsa bir geziye çıktığımda daha ilk günden “bu tatil de bitecek zaten” diye hüzünlenir, kaygı içinde döndükten sonrasını düşünmeye başlar, anın tadını çok çıkaramazdım. Ama o an düşündüğümde zaten döneceğim yer Cape Town olacaktı, o yüzden gezinin bitmesinin bana koyan bir tarafı olmayacaktı. Bu nedenle halimden gayet memnundum ve anı yaşamaya odaklanmıştım.

Akşam odaya döndüğümüzde alt katımızdaki restoranda canlı müzik vardı. Dee’nin getirdiği 30 seconds oyununu oynadık. Bu 30 seconds Taboo gibi birşey, karttaki ismi ya da objeyi kısıtlı süre içinde tarif etmeye çalışıyorsunuz.

Hosteldeki üç günlük sefamız son bulmuştu, ertesi gün Nature’s Valley bölgesinde 3 gün boyunca kamp yapacağımız alana doğru yola koyulacaktık. Üç gün üst üste kamp yapacak olma fikri sıcacık yatak ve balkon sefasının üstüne çok zor geliyordu. Tek tesellimiz yeni yılı ve sonrasını Port Elizabeth şehrinde kiraladığımız dublex bir evde geçirecek olmamızdı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
29 − 9 =


*