Garden Route 6. Gün: Robberg Girişinde Çirkefler Savaşı

Antreas’ın cırcırı iyileşeceği yerde daha da kötüye gidiyordu. O karın ağrısıyla o kadar mesafeyi nasıl ilerledi anlamış değilim. Her ihtimale karşı Simon ve Dee arada ona sürücülük işini devralabileceklerini söylüyorlardı, ama o kendi arabasını başkalarına sürdürmeyi çok sevmiyordu sanırım.

3 günlük kamp maratonuna hazırdık. Ama öncesinde önümüzde dolu dolu bir gün vardı. Daha önceden burayı gezen bir arkadaşımın Güney Afrika’nın en güzel sahili olduğunu belirttiği Plettenberg’e gidecektik. Ama öncesinde uğramak istediğimiz bir doğal koruma alanı vardı. Robberg isimli bu yarımada, Plettenberg’ün 8 km gerisinde kalıyor. Burası UNESCO koruması altına alınmış. Bunun en önemli sebebi 120 milyon yıl öncesine ait kaya oluşumlarının izlerine rastlanmasıymış. Ayrıca Taş Devri’ne ait kalıntılar da yine buradaki mağaralarda bulunmuş.

Hırçın okyanus dalgalarının meydana getirdiği ilginç kaya oluşumlarını, bölgedeki kum tepesini ve fok balıklarını da görmek için bir hayli meraklanmıştık.

Yarımadanın tamamının etrafını dolaşmak aslında bütün gün sürebiliyor, oldukça büyük bir yer burası. Burada ter döktükten sonra kendimizi Plettenberg’ün serin sularına bırakacak ve akşam yemeğini de orada yiyecektik. Sonra da kamp alanına gidecektik.

Robberg’ün girişine geldiğimizde sol tarafımızda uçsuz bucaksız, Avşar mavisi bir deniz ayaklarımızın altındaydı. Yine uçsuz bucaksız bir plaj vardı ki oranın Plettenberg olduğunu tahmin ediyorduk. Hava da o an o kadar sıcaktı ki bir an önce parkı gezsek bitse de suya atlasak diye düşünmüş olabilirim.

Uzaktan Plettenberg

Parkın girişi 40 Rand.

Araçla içeri gireceğimiz sırada kapıdaki görevli kadın bizi durdurdu. İçeride park alanı kalmadığını ve girişin hemen dışına park etmemizi söyledi. Buna pek yanaşmadık çünkü büyük sırt çantalarımız arabanın içinde olacaktı ve birkaç saat boyunca arabayı boş bırakacaktık. Derdimizi anlatmaya çalıştık ancak kadın her bir cümlemize virgülüne kadar aynı tonla cevap verdi. Kwazulu’lu Dee (Mardinli Zeyno gibi oldu), Zuluca konuşarak kadını ikna etme çabalarına devam etti. Tam o sırada 2-3 aracın parktan çıktığını gördük, dolayısıyla yer boşalmış oluyordu ve böylece biz de girebilecektik. Fakat kadının içinden o anda öyle bir tiz ses çıktı ki donduk kaldık. Mümkün olan en cart ses tonuyla “IT’S FULL, IT’S FULL!!” diye bağırdı. Bunu yaparken de eliyle “Koyduk mu!!” işareti yaptı. Hani taş kağıt makas oynarken kağıt taşı yer ya. Bu ikinci dediğimi de anlamadıysanız daha nasıl tanımlayayım bilmiyorum ki!

Dipnot olarak bu konuya değinmem gerektiğini hissediyorum. Güney Afrika’da birileriyle muhabbet ederken karşınızdaki kişi size Stanford’da bir profesörle girdiği çok entellektüel bir münazaradan, ya da yeni doğmuş çocuğunun evin kedisiyle kurduğu arkadaşlıktan bahsederken eliyle “Koyduk mu” işareti yapabilir, şaşırmayın ve gülmeyin. Buralarda belli ki bu el hareketi koymak dışındaki bütün fiilleri tanımlayıcı nitelikte. Ne anlama geldiğini de anlamadım gitti.

Neyse, kadının atarı bizi tartışmanın en olmayacak noktasında gülme krizine soktu. Kadın o sırada içerideki diğer görevliyi çağırmaya gitmişti. Ben de bize yapılan bu saçma formaliteyi ya da haksızlığı hazmedemediğim için sinirimi kadının taklidini yaparak boşaltmaya karar vermiştim. Çok değil 15 sn sonra dördümüz birden ümüğü sıkılan horozlar gibi IT’S FULL!!! diye bağırıyorduk.

Sonuç olarak hayatımızın çok değerli bir 10 dakikasını kaybedip içeri girdik.

Parkın içindeki haritalar oldukça bilgilendirici. İster saat yönünde ister ters yönde adanın etrafını dolaşabiliyorsunuz. Eğer yorulursanız ve kısa kesmek isterseniz bir iki noktada çıkışa kestirmeden giden patikalar var.

 

Sol köşede bir kum tepesi var

Yürüyüş yolunun tamamını biz de gitmedik çünkü zaten o kadar oyalandığımız yerler oldu ki saatin 4e yaklaştığını görünce artık çıkmamız gerektiğini fark ettik.

Yürüyüş çok zor değil, genelde taştan yapılmış merdivenleri inip çıkma şeklinde.

Bir iki yerde yüzdük. Ama en güzel anı şu resimde gördüğünüz plajdı çünkü burada kocaman bir kum tepesi var. Buranın tepesine çıkıp sand-boarding yapanlar vardı. Biz onlar kadar havalı olamadığımız için kendimizi kıç üstü bırakmakla ya da yuvarlanmakla yetindik. Yalnız kumlar o kadar sıcak ki- ve etrafta gölge de yok- havlu, t-shirt ne varsa ayaklarımızın altına koyup öyle devam edebildik anca. Tabi o sıcak furyasından sonra kendini Hint Okyanusu’nun berrak ve serin dalgalarına bırakabilmek paha biçilemezdi.

Kum tepesi

Bir diğer önemli durak noktamız Nelson Bay Cave isimli mağaraydı. Yazımın başında size bahsettiğim eski kalıntılar burada bulunmuş. Burada bulunan kalıntılar 125 bin yıllıkmış, yani Taş Devri’ne denk gelen bir döneme aitlermiş. 1964 yılında başlanan kazı çalışmalarında bugüne kadar burada yaşayan hayvan türlerinin iskeletleri, insan mezarlarının kalıntıları ve pek çok araç gereç bulunmuş. İncelemeler aktif olarak devam ediyor.

Bu yarımada aynı zamanda pek çok kuş türüne ev sahipliği yapıyor. Belli noktalarında yılın bazı zamanlarında geçen balinaları gözlemleyebiliyorsunuz. Ayrıca bir tarafında fok balıkları resmen “en az 3 çocuk” felsefesine uyacak kadar çoğalmış, çokça birikmişler. Öyle ki yukarıdan karınca kadar görünüyor olmalarına rağmen o muhteşem lavanta (!) kokuları burnunuzun direğini kırıyor her türlü. Ben ilk başta toplu katliam oldu da kuma gömdüler sandım milleti. Fok balığının kokusunu paragraflara sığdıramam. Neyse ki tatlı hayvanlar.

O kadar yüksekten net çekebilmem tabi ki imkansızdı ama instagram adresim haritakurdu’ndaki storylerde video bulabilirsiniz.

 

 

Çıkışta içerideki park alanının bomboş olduğunu gördüm ve kapıda saçma birşey yapmaya karar verdim. Güvenliğin önünden geçerken önceden bize bağıran kadına “Çok sağolun, eğer siz olmasaydınız parkın içinde saatlerce yer arayacaktık, ağzına kadar doluydu, inanamazsınız nasıl doluydu öyle böyle değil” gibi şeyler söyledim. Bizimkiler bile bön bön baktı bana. Bu ülkede ironiden anlayan tek kişi ben olamam herhalde.

Bir sonraki durağımız Plettenberg Bay. Burası güney sahillerinin en çok sevilen ve en çok turist çeken plajlarından biriymiş.

Ama sahilde turistten çok can kurtaran vardı diyebilirim, bu cümlem cankurtaranların çokluğunu vurgulamak içindi. Belki beş, bilemedin on metre mesafeyle iki tane bayrak dikmişlerdi ve herkesin bu bayraklar arasında yüzmesini sağlamaya çalışıyorlardı. Meğersem bu bölgede rip-tide denilen, bizim Karadeniz tarafında da çok fazla görülen bir akıntı türü varmış.

Biz de havlumuzu serip biraz daha yüzdükten sonra akşam yemeğini de burada yemeye kadar verdik. Moby Dick’s Seafood Grill isimli restoranda tabi ki fish&chips söyledik. Hayatta en sevdiğim şeylerden biri olabilir. Buradaki balığın (ismi Hake- Heyk diye okunuyor) çok değişik bir tadı var ve yağda kızartıldığında ağır bir tat vermiyor pek çok balığın aksine.

Akşam ise kamp yerine geldik. Tabi gene şüphesiz ki en küçük çadırlar bizimkilerdi, zaten diğerlerine çadır demeye bin şahit. Ben ne anladım böyle kamptan, klozetli duşlu tuvalet falan var çadırın içinde, ötesi var mı!

Simon ve Antreas çok heyecanlılardı çünkü yarın onlar için büyük bir gün olacaktı. Dünyanın en yüksek bungee-jumping köprüsünden atlayacaklardı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
26 − 9 =


*