Garden Route 8 Gün: Tsitsikamma’da Terliklerin İmtihanı

Yine yeniden bol yürüyüş, yüzme ve fotoğraf çekme temalı bir Garden Route günündeydik. Üstelik bu da değil, ertesi gün 2017’yi geride bırakıp 2018’e adım atacaktık. 2017’yi böyle güzel ve dinlendirici bir şekilde kapamanın mutluluğunu yaşıyordum. Herhalde bu mutluluğun sarhoşluğundan olsa gerek yürüyüş ayakkabılarımı çadırda unuttuğumu ve ayağımda parmak arası terlikten başka birşey olmadığını Tsitsikamma Parkı’na doğru yola çıktıktan çok sonra farkettim.

Bu arada yolla ilgili bir konuya değineyim. Nature’s Valley bölgesine kadar hep Western Cape, Bloukrans ve sonrası Eastern Cape. Dolayısıyla bir önceki gün ve bugün her eyalet değiştirişimizde 60 küsür rand geçiş ücreti ödememiz gerekti. Evet gıcık bir formalite ama yapacak birşey pek yoktu bu konuda.

Biraz Tsitsikamma Parkı’ndan bahsedelim o zaman. Bir kere Tsitsikamma kelimesi Khosa’da suyun çok olduğu yer anlamına geliyormuş. Aslında Nature’s Valley olsun, Bloukrans olsun bunlar hep Tsitsikamma’nın uzantıları. Burası oldukça büyük bir park. Faunasında pek çok değişik su canlısı, kuş ve böcek yer alıyor. Hatta ve hatta bazı böcek türlerinin kökleri dinazor çağına dayanıyormuş. O yüzden buraya Tatlı Su Jurassic Parkı bile diyorlar.  Parkta yer alan ilginç canlı türlerinden birisi de The Big Tree olarak adlandırılan 800 yıllık bir ağaç. 36 metre uzunluğundaki bu ağacın türü yellowwood imiş (sarı odun??).

Parkın girişi yabancılara 134, yerlilere 68 Rand ( ya da benim gibi vizesi olanlara ve altı ay ya da daha uzun süredir ülkede yaşayanlara)

Tsitsikamma Big Tree

Burası aslında konsept olarak bizdeki Likya Yolu’na benzeyen 44 km uzunluğunda bir yürüyüş yolu barındırıyor, ismi de Otter Trail. Eğer normal bir insansanız bu yürüyüşü yaklaşık 4 gece, 5 günlük bir yürüyüş yaparak tamamlayabilirsiniz. Bizim tabi ki vaktimiz olmadığı için kısa yürüyüş yollarını tercih ettik.

Tercih ettiğimiz yürüyüş yollarının ilki Waterfall Trail idi, bu aslında Otter Trail’in bir kısmını oluşturuyor, devam etmek isteyenler sonra buradan devam ediyor. Tek yön 1.5 saat süren bu yolun sonunda da adından da anlaşılabileceği gibi muhteşem bir şelale ve doğal havuz bizi bekliyordu. Bu arada bütün rotaların seviyeleri yazıyor. Mesela Waterfall Trail için difficult demişti. Ben yine de ne olursa olsun terliklerimle bu yolu denemeyi aklıma koymuştum.

İlk başlar dümdüz gidiyordu, tabi buralarda yemyeşil ağaçlarla çevriliyken kendinizi tropikal ormanda hissedip iyice mest oluyorsunuz. Ama sonra öyle bir kayalık yol başladı ki iki terliğimin de kopma noktasına gelmesi on dakikayı almadı. Tabi bizimkiler arayı açtılar. Allahım kaderim bu mu benim ya (bkz Devil’s Peak macerası).

 

Neyse, sonuçta terliklerimi çıkartarak yola devam etmeye karar verdim. Ve ilginç bir şekilde yalın ayak ilerlemek benim için çok daha kolay ve az acı verici oldu.

Şelaleye vardığımda bizimkiler ortada yoktu. 10 dakika sonra falan geldiler. Meğer Antreas’ın tuvaleti gelmiş ve yol üzerindeki bir mağarada işini halletmesi gerekmiş, ancak bu sırada oradan geçen bir turist kafilesi bunları görmüş falan. Olaylar olaylar.

Suyun içindeki bitkilerin ürettiği maddelerden dolayı gene suyun rengi kahverengi bu arada.

Günün yine en güzel anları buz gibi suyun içinde serinlemek, şelalenin altına geçip hırçınca akan suların kafanı fiziken ve manen temizlemesine izin vermek. Simon ve Antreas da her zamanki gibi suya atlayacak nokta aradılar. Ya ben şu atlamalı şeylerden hiç zevk alıyorum ki.

Neyse. Başlangıç noktasına döndüğümüzde öğlendi, bir rota daha yapacak vaktimiz vardı. Ancak bizimkiler “ya oturup yemek mi yesek” tarzında geri dönüşlerde bulundular. Bense ayağımda ayakkabı olmamasına rağmen istekliydim gayet, çünkü daha önce fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla çok güzel manzaralara sahip bir rotaydı bu. Bizimkileri bir şekilde ikna ettim. Daha doğrusu “ben gidiyorum isteyen gelsin” dedim ve baktım ki yavaş yavaş da olsa peşimden geliyorlar. Halbuki bendeki de ne cesaretmiş, adamlar arabaya atlayıp gitse nasıl durduracağım onları?

Bu rotanın adı da Viewpoint Trail’di. Bu yola ulaşmak için önce scuba diving yapılan bir plajdan geçip bir süre daha yürüdükten sonra asma bir köprüden geçiyorsunuz.

Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz etkinliğin adı Afrikanyoning, yani Storm River üzerinde 4-5 saat süren yürüyüş+rafting macerası. Bunu bir arkadaşım yapmış ve çok memnun kaldığını söylemişti, ücreti ise 900 Rand imiş. Ama bizler zamansızlık ve parasızlık nedeniyle çok yanaşmadık bunu yapmaya.

Köprüden sonra ise yaklaşık yarım saat kadar çok dik bir yolu tırmanıyorsunuz. Bu noktada artık bizimkileri arkamda görmüyordum, muhtemelen peşimden gelmeyeceklerdi.

Ama neler kaçırdıklarını bilseler oturur ağlarlardı. Benden 10 dakika sonra Antreas ve Simon geldi ama Dee iyice nefes nefese kaldığı için aşağıda beklemeyi tercih etmiş.

Burada tabi yine muhteşem fotojenik tiplerimizle fotoğraf çektirme faslı. Sonra onlar hemen inmeye kalktılar. Bu da benim en sinir olduğum şey. Bir yere gidince fotoğraf çektikten sonra kalkıp gideceksen internetten aç bak fotoğraflara, aynı şey değil mi? Ben ise her ne kadar fotoğraf çekme delisi olsam da telefonumu çantama koyup bir beş on dakika da olsa hiç birşey düşünmeden etrafı izlemek, geldiğim yerin farkına varmak isterim. Yine öyle yaptım. Bunu yaparken de oldukça çalkantılı, koşuşturmacalı ve dolu dolu geçen 2017 yılını bir ölçüp tarttım. En çok mutlu olduğum şey ise son altı ay içerisinde görebildiklerim ve yaşayabildiklerim. Dünyanın bu köşesini görebilme fırsatı bulduğum için çok mutluydum.

Ben, Simon, Antreas ve koltukaltı kılları 🙂

Dönerken de kendimizi şu plajın buz gibi sularına attık. Hint Okyanusu dedik sıcak olur dedik bak ne oldu şimdi?

Akşam ise ani bir kararla kendimiz Plettenberg’e attık. Güya Cumartesi kalabalık olur, bir iki bara gideriz diye düşündük. Ama etrafta pek fazla kişi yoktu. Kalabalık ise yer yer vardı. Food Market tarzı bir yere girdik, adı direkt food market zaten. İçerisinde dünya mutfaklarından yemekler yapan standlar vardı. Yani korktuğum gibi pahalı bir restorana değil kaliteli ve ucuz yemeklerin olduğu bir yere geldik. Mesela kocaman bir bunny chow (google it) yanında pap (lapa) ile birlikte 15 TL’ye denk geliyordu.

Oldukça heyecanlı bir şekilde uyuduk gece, 31 Aralık günü gündüz Güney Afrika’nın surf başkenti Jeffrey’s Bay’i gezecek, daha sonra da akşam dubleks evimize yerleşip Port Elizabeth gecelerine akacaktık. Ama tabi ki Tanrı’yı güldürmek istiyorsanız ona planlarınızdan bahsedin demişler. Neler yaşadığımı, yeni yıla bir casinonun tuvaletinde neden kusarak girdiğimi bir sonraki yazımda anlatacağım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
48 ⁄ 24 =


*