Seoraksan Dağı’nda Bir Gün

Seul’de geçirdiğim yoğun ve çılgın bir haftadan sonra “yeter bu kadar şehir hayatı” diyerek kendimi ülkenin ücra ve az bilinen köşelerine atmaya karar veriyorum. Daha önce şu linkte bahsettiğim rotama sadık kalarak yönümü doğuya çeviriyorum. Güney Kore’nin kuzeydoğusundaki küçük ve aşırı mütevazı sahil şehri Sokcho’ya 2-3 saatlik bir yolculuktan sonra varıyorum.

Sokcho’daki ilk günüm etrafta aylak aylak dolaşmakla geçiyor aslında, çünkü burada zaten gezilecek pek de bir şey yok.

Burası da yine bir dizi setine ait
Kore savaşı sırasında Kuzey Kore’den kaçan göçmenlerin yerleştiği Abai Village

Buraya asıl geliş sebebim Gangwon bölgesinin en yüksek, Güney Kore’nin de üçüncü en yüksek dağı olan Seoraksan ve çevresindeki milli park. Mini mini Budist tapınakları, kayalıklar, şelaleler, tepeler, muhteşem Güney Kore doğası, hele de sonbaharda kırmızı ve sarı tonlarına bürünen ağaçlar. Bol bol yürümeli, bol fotoğraf çekmeli, bol yorulmalı ve bol dinlenmeli bir gün beni bekliyor.

Sokcho’da konaklama açısından pek seçeneğiniz olduğu söylenemez. İnternetten araştırdığım ve her yönüyle çok memnun kaldığım The House Hostel burada benim bildiğim en iyi fiyat/performans oranına sahip hostel. 4 yataklı odada gecelik fiyat 25ooo won idi.

Hostel Seoraksan Dağı’na gidecek olan otobüsün güzergahına da 5 dk yürüme mesafesinde. Otobüs ile yaklaşık 15 dakika sonra parkın girişine varıyoruz. Giriş 3500 won.

Tanıştırayım: Dalia ve Griffith. Önceki gece hostelde muhabbet açıldı, hostellerde insanların birbirlerine çok soğuk davranmalarıydı konu 😀 . Dalia Rus, Griffith de İngiliz. Griffith adımı söylediğimde Türk olduğumu anlamış, çünkü aynı isimde bir arkadaşı varmış. Bu iki şapşik Şangay’da hem de aynı muhitte yıllarca birbirlerinden habersiz expat kafasında yaşıyorlarmış. İkisi de İngilizce öğretmeni üstelik. Dalia’nın İngilizcesi Fatih Terim’in bir üst versiyonu (umarım bu yazıyı hiç okumaz ve umarım Fatih Terim’i tanımıyordur).

Girişte bizi büyük bir Buda heykeli karşılıyor. Önünde de yanmakta olan mis kokulu tütsülerle dolu bir kase var. Bulutlu ve ılık havayla birleşerek iyice mistik bir havaya bürünüyor burası. Bu heykel parkta bulunan ve Güney Kore’nin en eski zen tapınaklarından biri olan Sinheungsa’ya ait. Yeniden inşa edilmesi pek çok yerden uzun süre boyunca toplanan ufak ufak bağışlar sonrasında olmuş. 4.1 milyon dolardan bahsediliyor hatta. Heykel Great Unification Buddha’ya (Tongik Daebul) aitmiş ve Güney/Kuzey Kore’nin bir gün birleşeceğine dair var olan umudu simgeliyormuş (inş cnm).

Sinheungsa

Seoraksan Dağı’nda gidilecek çok rota var. Tabi ki hepsini yapmaya vaktimiz yetmeyecek, o yüzden aralarından bir iki tanesini seçiyoruz.

Seoraksan’daki en uzun rota Daechongbong Peak isimli zirve, 1708 metrede. Buraya ulaşan yürüyüş rotası 19 km, dolayısıyla bir gününüzü almakla da kalmayıp geceyi orada geçirmenizi bile gerektirebiliyor.

Bütün rotaların listesine şuradan ulaşabilirsiniz.

Biz gözümüzü Ulsanbawi Kayası rotasına çeviriyoruz. 3.8 km olup tek yön 2 saat süren bu rota en popüler yürüyüş rotası.

Yol üzerinde fotoğraf çekip durmaktan Griff ve Dalia’yı sürekli bekletsem de buna değdiğini düşünüyorum. Galiba en sevdiğim mevsim sonbahar.

   

Bir noktadan sonra – yanlış bir yöne döndüğümüzden sanırım- Ulsanbawi tabelasını kaybettik. Tekrar geri dönüp hata yaptığımız yeri arasak inanılmaz vakit kaybedecektik. Bu nedenle o andan sonra sapabileceğimiz rotaları incelemeye başladık. Biraz uzakta yüksek bir tepenin üzerinde geniş bir oyuk ve oraya doğru çıkan merdivenler gördük. Geumganggul Cave rotası toplamda 3.6 km olup tek yön 2 saat uzaklıktaymış. Bizim bulunduğumuz noktadan 600 m uzaklıktaydı, bu nedenle çıkabilirdik kolayca.

Hayatımda yaptığım en zorlu fiziksel aktivitelerden biriydi, hatta ikincisiydi (birincisi için bkz.). Dizimin seviyesinde daracık merdivenlerden çıkarken yer yer kol gücümü de kullanmak zorunda kaldım.

Yukarıda muhteşem bir manzara bizleri bekliyordu. Mağaranın içerisindeki küçük bir bölme tapınak olarak kullanılıyordu, içeride küçük bir Buda heykeli vardı. Orada rahip olduğunu tahmin ettiğimiz bir amca o yöreye özgü yeşil çayın yapraklarını kaynatıyordu. Sonra bize de ikram etti ve yanında oturup manzaraya karşı çayımızı içtik.

Adam bizimle konuşmak için cep telefonunda çok şekil bir app kulandı. Konuşuyorsun, uygulama senin söylediğini İngilizce’ye çevirip karşı tarafa iletiyor. Siri’den simultane tercüman yapmışlar.

Yüzlerce metre aşağımızdan akan suyun sesi yanı başımızdaymış gibi geliyordu. Artık sadece doğadaki ve kendi içimdeki sesleri duyuyordum. Kendi içimdeki geveze de doğanın bu muhteşem ahengi karşısında susmayı tercih etmişti neyse ki. Gezi boyunca en çok iyi ki dediğim anlardan biri de burada geçirdiğim huzurlu dakikalar oldu.

Sonra yine muhabbet ede ede aşağı indik, tam da o sırada yağmur bastırdı. Girişteki kafede uzun yürüyüşten gelenlere bedava yeşil çay servisi yapılıyordu. Yukarıda içmemize rağmen bu fırsatı kaçırmak istemedik.

Hostele vardığımızda çoktan akşam olmuştu, ben de gençleri önceki gece keşfettiğim muhteşem bir restorana götürdüm. Burada bibimbap yedik. Bibimbap şöyle bir şey, Bir çömleğin içinde haşlanmış pilav geliyor. Yanına muhteşem iki tane sos geliyor biri acı diğer değil. Bir de benim tadına ölüp bittiğim deniz yosunu. Pilavı sosa batırıp deniz yosununa sarıyorsunuz. Yanına da 38943 çeşit garnitür geliyor ve bir de yörenin muhteşem lezzetteki balığı geliyor. Tüm bunlara 10000 won verip inanılmaz bir ziyafet çekiyorsunuz. Fakat restoranın adını bulamıyorum bir türlü 😀 Bulunca paylaşacağıma and içerim, yolunuz düşerse uğrayın diye.

Seoraksan Parkı Güney Kore’deki onlarca doğal milli park arasından en büyüğü ve doğa sporlarına meraklı olanlar için fazlasıyla tatmin edici. Seul’de şehrin kalabalığından sıkıldığınız anda kendinizi mutlaka buraya atıp deşarj olmalısınız.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
42 ⁄ 21 =


*