SEVILLA

Bir şehir düşünün, bir tarafta sarayları, katedralleri, sokakları, meydanları, dört bir yanda sıralanmış portakal ağaçları ve yer yer bulutlara kadar uzanan palmiyeleriyle sizi Ispanya içinde zamanda geriye, bir başka Ispanya’ya yolluyor.  Sonra karşınıza çıkan nehrin üzerinde öyle yapılar /köprüler görüyorsunuz ki kendinizi 2050’de sanıyorsunuz.

Bu harmanlama ve tezat Endülüs’ün inci tanesi, başkenti Sevilla’yı diğer şehirlerden kolaylıkla ayırıyor. Bir de üstüne kara kışa fırtınaya rağmen hakimiyetini sürdüren bahar havası eklenince şehre aşık olmamak elde değil!

Gelin palmiye ağaçlarının mezuniyet balosuna çıktığı bu şehre birlikte göz atalım!

NEREDE KALDIK?

İlk olarak hostele yerleştiğimiz için önce buradan bahsederek başlayayım.

La Flamenka Hostel, şehrin gayet merkezi bir noktasında nehre de yakın bir caddenin üzerinde yer alıyor. Odalar sıcak, geniş, yataklar geniş ve temiz, manzara güzel. İki kişilik odanın geceliği 30 euroydu.

Ama tüm bunların yanında benim en en çok hoşuma giden, resepsiyondaki Marina isimli ablacığımın inanılmaz yardımcı ve esprili bir kişilik olmasıydı. Kendisi bize dakikalarca gezilecek yerlerle ilgili bilgi verdi. Daha sonra uygun fiyata kaliteli flamenko gösterisi izleyebileceğimiz bir mekan önerdi, ve hatta akşam için adımıza yer ayırttı.

Bir de aramızda ilginç bir konuşma da geçti. İdille ben havanın ne kadar güzel olduğundan (güneşli ve ılık) bahsederken kadın “Ay bugün de ne kadar soğuk ya .s” diyerek şaşırttı. Düşünün yani bizim baharımız adamların kışı.

NERELERİ GEZDİK?

Her zamanki gibi gezilecek çok yer ama kısıtlı zaman dilimi…

Sokaklar, caddeler

Bir kere her şey bir yana, şehri gezin. Sokaklarını gezin, dükkanlarına girin çıkın, insanlarını tanıyın, palmiye ve portakal ağaçlarına doyasıya bakın,  Guadalquivir boyunca dolaşın. Tıpkı Brugge gibi burası da sokaklarında bulunmanın bile inanılmaz haz verdiği bir şehir.

1. GÜN:

İlk günümüze nehir kenarındaki denizcilik müzesi Torre del Oro‘ya göz atarak başladık. Sonrasında dünyanın üçüncü büyük kilisesi unvanına sahip Sevilla Katedrali’ni gezdik. Öğleden sonra şehri ikiye bölen Guadalquivir Nehri’ni tekne ile boydan boya turladıktan sonra insanüstü ayak ritimlerinin, hırçın etek sallamaların ve aynı anda birden fazla duyguyu veren yüz ifadelerinin dansı flamenkonun doğuşunu anlatan Flamenko Müzesi’ni gezdik. Akabinde müzenin giriş katındaki küçük sahnede işin erbabından Flamenko şovumuzu izledik.

Torre del Oro

13. yüzyılda Muhavvidler döneminde inşa edildiğinde gözetleme kulesi olarak kullanılmaktaymış. Bu kuleden nehrin karşısındaki bir başka kuleye uzatılan zincir bölgeye giriş çıkışların kontrol edilmesini sağlıyormuş. Bölgede savunma amacıyla Araplar tarafından inşa edilen son yapı da buymuş.

Nehir kıyısındaki bu küçük kale “Golden Tower” olarak da biliniyor. Teoriye göre Coğrafi Keşifler sırasında elde edilen altınlar burada depolandığı için burası “Golden Tower” adını almış. Bir başka teori de eskiden altın kaplamalı fayanslarla dekore edilmesine bağlıyor olayı.

Bugün ise bir denizcilik müzesi olarak kullanılıyor. Burada Sevilla’nın Müslümanlar tarafından nasıl savunulduğu, daha sonra Hristiyanlar tarafından nasıl yeniden ele geçirildiği tablolar ve yazılarla anlatılmış. O dönemlerden günümüze kullanılan savaş ve keşif gemilerinin maketlerinin yanı sıra Sevilla’nın eski siyasi haritaları, gemilerde kullanılan araç gereçler de sergileniyor.

Bir çırpıda gezilebilecek, en tepesine çıkıldığında ise güzel manzaralar yakalayabileceğiniz mütevazı bir müze. Girişi ise yetişkinler için 3, öğrenciler için 1.5 euro.

Sevilla Katedrali

Dünyanın en büyük üçüncü kilisesi ve en büyük gotik katedrali olarak Sevilla Katedrali’ne dışarıdan bakıldığında bir uçtan diğer uca görmek gerçekten de imkansız.

Tamamını kadraja sığdıramayınca kapısıyla yetinmek

Katedralin bulunduğu yerde önceden büyük bir cami varmış. 1248 yılında Endülüs’te Müslümanların hakimiyetinin son bulmasının ardından bu caminin üzerine kurulmuş. Camiden geriye sadece Fas’taki cami minarelerinden esinlenerek inşa edilen (ah Fas’a da ne zaman gideceğim :/) Giralda isimli minare kalmış. En tepeye çıkmak biraz uzun sürse de en sonunda şehri bütünüyle görme şansını yakalıyorsunuz. Öyle bir şey ki, baktığınız her açıda şehre özgü bir başka güzellik var.

 

Giralda

Katedral ile ilgili bir diğer ilginç bilgi de Amerika’nın keşfine önemli katkıları bulunan Kristof Kolomb’un mezarının burada olması (aşağıdaki fotoğraf). Yine de bu mezarda gerçekten Kristof Kolomb mu var yoksa insanlar yıllarca keklenmiş mi, işte bu henüz belli değil ve bu konuda araştırmalar devam etmekte.

Kristof Kolomb’un Mezarı(imiş)

Katedralin girişinde yetişkinlerin ödediği fiyatla öğrencilerin ödediği arasındaki uçurum: Yetişkinler 8 euro öderken öğrenciler 2 euro ödeyerek içeri girebiliyorlar.

Guadalquivir Nehri’nde Tekne Turu

Sevilla’nın tarihte önemli ticaret merkezlerinden biri haline gelmesini sağlayan Guadalquivir Nehri, aslında İspanya sınırları içinde ulaşıma elverişli tek nehir.

Tekne turu belirli saatlerde oluyor ve yaklaşık 1 saat sürüyor, ücret 15 euro ancak bence buna değiyor.

Tur boyunca hoparlörlerden dinletilen audio guide sayesinde Sevilla’nın insanın kendini jetgiller isimli çizgi filmde zannetmesine yol açan yapıları ve köprüleri hakkında detaylı bilgiler edinebiliyorsunuz. Amerika’nın keşfinin 500. yıldönümünde Sevilla’da düzenlenen Expo’92 etkinliğine hazırlık sürecinde şehre modern bir görünüm kazandırmak için değişik dizaynlarıyla göz kamaştıran köprüler inşa edilmiş. Benim favorim şehrin simgesi haline gelen Alamillo Bridge.

Alamillo Bridge





Tur sırasında dikkat çeken bir diğer yapı da 40 katlı Cajasol Tower isimli gökdelen.

Cajasol Tower

Ama benim en çok dikkatimi çeken şey tekne turu boyunca onlarca kano yapan insana rastlamamdı (Kano severleri buraya alalımmm!!) Amsterdam’da bisiklet sürmek neyse burada da kano yapmak o. Çok kısa bir dönem okulun kürek takımındayken Haliç’te kürek çekme antremanlarında yaşadığım çileyi hatırlattı.

Bir uyarı: Özellikle kışın gidenler için; teknede soğuk ve rüzgarın birleşimi bir anda bütün rahatınızı bozabiliyor, kalın giyinin.

Museo del Baile Flamenco

Her ne kadar Flamenko deyince aklımıza 90’lar Türkçe Pop kategorisinden “Delice Bir Sevda” (Ege) şarkısı gelse de bu müzik türü oldukça köklü bir kültürün temsilcisi aslında. Nihayet kalbi Endülüs’te atan Flamenko müziği ve dansını yakından tanıyabilme şansına sahip oluyoruz.

Çevre bölgelerin çeşitli müzik türlerini harmanlayıp kendine özgü bir hal alan Flamenko müziği ilk olarak 17-18 yüzyıllarda Endülüs bölgesinde ortaya çıkıyor.

Flamenko dansı ise apayrı bir olay. İşte Museo del Baile Flamenco da ziyarete gelen turistler için bir nevi workshop niteliğinde. Şöyle ki, içeride dansın kendi içinde ayrıldığı kolların özelliklerinin yanı sıra pek çok temel hareketin video destekli olarak anlatıldığı dokunmatik ekranlı standlar mevcut.

Dansın tarihçesinin, 20 yüzyılın ünlü Flamenko dansçıları tarafından anlatıldığı videolar da bir başka odada sergileniyor ancak özellikle etrafta başka turist kafileleri varken videolardaki sesleri duymanızın imkanı yok.

Gelelim dans gösterisineeee. Şehrin pek çok noktasında akşam saatlerinde Flamenko şovları düzenlenmekte. Kimisi eğitimli, kimisi de öyle barlarda eğlence olsun diye çıkıp dans ediyor. Benim tavsiyem; eğer böyle bir dans gösterisi izleyecekseniz gerçekten profesyonel olarak eğitim alan insanlardan izlemeniz. İşte bu müzede de her akşam 7’de flamenko gösterisi oluyor. Bunu duyunca hem müzeye giriş hem de gösteri için kombine biletimizi hostelimizde sevgili Marina aracılığıyla almıştık. Öğrenci indirimine tabi olan bizler için bilet fiyatı 18 euro idi. Fiyatlarla ilgili detaylı bilgi için: http://www.museodelbaileflamenco.com/horarios-y-precios/

Görüşlerimi söylemem gerekirse, her ne kadar kadının dansları, adamların ayak ritimleri etkileyici olsa da, kadın eteğini her savurduğunda en önde video çekmeye çalışan Uzakdoğulu ninelerin korkudan birbirlerine sarılması eğlendirse de bir noktadan sonra bütün şarkıların aynı olduğunu fark ediyorsunuz ve hafiften göz kapaklarınız ağırlaşıyor. Bu duyguyu en son geçen sene Koç’un festivalinde Gogol Bordello konserinde yaşamıştım.

Kısacası evet izlemesi keyifli, ama bu sonuna kadar gözünüzü kırmadan izleyebileceğiniz nitelikte olduğunu göstermez her zaman.

2. GÜN

Güne İslamiyet’in izlerini taşıyan, palmiyeleri, havuzları, portakal ağaçlarıyla “cennet” kelimesine yeni bir tanım getiren Alcazar Sarayı’nı gezerek başlıyoruz. Buradan kendimizi dışarı atabildiğimiz anda ikinci durağımız Yahudi Mahallesi olarak da bilinen, şehrin en ilgi çekici noktalarından Santa Cruz mahallesi oluyor. Bu muhteşem şehre elveda demeden önce son durağımız da “karnaval” kelimesinin sözlükteki karşılığı olduğuna kanaat getirdiğim Plaza Espana oluyor.

Alcazar Sarayı

Sevilla’ya gelip de burayı görmemek büyük ayıp olur! Özellikle Kingdom of Heaven filmini izleyip “Oha bu saray gerçek mi ve nerede?” diyenler için.

Muhavvidler dönemine ait en önemli saraylardan olan Alcazar Sarayı İslam mimarisinin Alhambra Sarayı ile birlikte en iyi şekilde korunduğu yerlerden biri. Özellikle avlularda ve tavan/duvar işlemelerinde İslami motifler belirgin bir şekilde göze çarpmakta.

 

Bakireler Avlusu

Saray Muhavvidler öncesi- Muhavvidler dönemi ve Muhavvidler sonrası (Hristiyan- Müslüman- Hritstiyan) derken o kadar çok el değiştirmiş ki, sürekli sevgili değiştirir gibi. Buna rağmen günümüze kadar bozulmadan gelmiş olması gerçekten hayret verici. Muhavvidler döneminden sonra gelen krallar balkon, bina, oda, çeşme ve bahçe dekorasyonu gibi şeyler eklemiş ve İslami dekorasyonlarla hayli ilginç bir kontrast yaratılmış. Hem İslam hem de Gotik mimarisinin etkileri gözlemlenebiliyor.

Duvarlardaki İslami işlemelere örnek

Ayrıca Macellan’ın da dünya turuna çıkma kararını burada aldığı ve Kastilya Kraliçesi Isabel’in Kristof Kolomb’u Yeni Dünya’nın keşfinden sonra bu sarayda ağırladığı da ilginizi çekebilecek bilgiler arasında.

Bana göre burayla ilgili en güzel şey insanın içinde kaybolabileceği kadar büyük bahçeleri. Her tarafınızda havuzların, su yollarının, portakal ağaçlarının ve palmiyelerin olduğunu düşünün. Bir de havanın güneşli olduğunu düşünün. Hele o palmiye ağaçları yok mu; seyredeyim, fotoğrafını çekeyim derken boyun fıtığı geçirme riskini bile göze alıyorsunuz.

 

Bu fotoğrafı düzgün çekebilen boyun felci geçiriyormuş, öyle diyorlar.

Yine öğrencilerin çok fazla sevildiği yerlerden; yetişkinlere giriş ücreti 9.5 euroyken bizlere sadece 2 euro (seneye mezun olmak istemiyorum). Yanında verdikleri audioguide bugüne kadar kullandıklarım arasında beni baymayan tek audioguide olabilir, yine de oldukça bilgilendirici olduğunu da eklemeliyim.

Son olarak, Game of Thrones’un beşinci sezonunda bazı sahnelerin bu sarayda çekildiğini biliyor muydunuz? (Dizinin sadece ilk iki bölümünü izlemiş olarak ben bile heyecanlandım.) (Geç gelen edit: Evet beşinci sezonda baya baya burayı kullanmışlar, sahneyi duraklatıp bir süre bakakaldım ve kendime “Ben oradaydım” diye tekrarladım.)

Santa Cruz Mahallesi

Aslında Sevilla’nın en en önemli sightseeing bölgesi olan Santa Cruz’u son anlara bırakmamız biraz talihsiz bir karar oldu, ama yine de yarım saat da olsa buranın renkli sokaklarında dolaşmak bile içimi huzurla doldurdu.

Bölge Sevilla Katedrali’ni de içine alarak Sevilla’nın pek çok eski kilisesini barındırıyor. İspanya Kralı 3. Ferdinand’ın Sevilla’yı Müslümanlardan almasından sonra şehirdeki Yahudiler bu mahalleye yerleştiriliyor ve belli bir süre burada yaşıyorlar. 18. yüzyılda bölge restore ediliyor ve bugünkü haline geliyor.

Bölgede bir kısmı çok da ucuz olmayan tapas barlar, restoranlar ve barlar mevcut. Bunun dışında pek çok hediyelik eşya dükkanı (Yahudi Mahallalelerinin ve Old Townların olmazsa olmazı) ve baharatçıya rastladım. Ama tabi ki bölgenin en güzel olayı, fotoğraf karesi gibi sokakları ve rengarenk şirin evleri.

Plaza de Espana

Şehirdeki en güzel dakikalarımı yaşadığım yer.

1929 yılında Amerika’nın keşfinin kutlandığı bir başka etkinlik olan Expo 29 isimli event için inşa edilen yarım daire şeklinde göz alıcı bir köşk, ön tarafında 500 metre uzunluğunda kocaman bir kanal, kanalın üzerinde renkli sandallar, fışkiyeler ve köşkün önündeki meydanda koşturan faytonlar… Şehrin en işlek noktası olan bu meydanda her daim bir karnaval havası olmasına şaşmamalı.

Bu arada kanalın üzerindeki sandalları kiralayıp kürek çekebiliyorsunuz (bunların da ata sporu kürek çekmek galiba). Ayrıca fayton kiralamak da mümkün.

Yapının ve meydanın hemen bitişiğindeki Maria Luisa Park da görmeye değer bir başka işlek nokta. İşte buralar gezilecek diğer yerleri gezdikten sonra oturup “Fakat iyi gezdik ya”, “Ama baya iyi gezdik” vs. denilecek yerler.

Şaka bir yana gerçekten burada bir süre durup etrafı izleyerek Nirvana’ya erişebileceğinizi düşünüyorum.

NE YEDİK?

Tapas çılgınlığı sadece Barselona’da mı var sandınız?

Burada da tapas barlar en popüler yemek mekanları arasında başı çekiyor. Tabi doğru mekanı bulmak kolay olmadığı gibi, açlıktan gözü dönmüş çiftleri ayrılma noktasına bile getirebiliyor. Bir diğer sorun da şuydu ki; hem tapas menülerini anlamıyorsunuz hem de İngilizce konuşan insan oranı Barselona’ya göre daha az olduğu için garsonlara da derdinizi anlatamıyorsunuz.

Neyse ki sayemde lezzetli tapas yemek için fazla yere girip çıkmak zorunda kalmayacaksınız.

Torito Rojo

Katedralin yakınlarındaki bu mütevazı mekanda 3 euro gibi uygun bir fiyata harika tapaslar deneyebilirsiniz.

Chicken fajita tapasları efsoydu, hem lezzet hem de porsiyon açısından.

Duo Tapas

Çoook uzun uğraşlar sonucu millete sora sora bulduğumuz bu tapas bar bizi birbirimizi yemekten kurtardı (hem gerçek hem de mecaz anlamıyla).

Alameda de Hercules isimli uzuun caddenin etrafında pek çok bar/tapas bar sıralanmıştı. Ne var ki tapas bar olduğunu düşünerek girdiğimiz pek çok yer sadece bar çıkıyordu, tapas bar olanların da çeşitleri az geliyordu ya da menülerini asla ve asla anlamıyorduk. En sonunda girdiğimiz barlardan biri bizi buraya yönlendirdi.

Yukarıda bahsi geçen cadde

İçerinin kalabalık olduğunu görmek (hatta yer bulamamak) beni baya umutlandırdı.

Garsonlar kibar ve şakır şakır İngilizce konuşan insanlardı. Menüyü sabırla bize tercüme ettiler. Yaklaşık 15449 kere adamları çağırıp “Bu ne” diye sorduktan sonra yemeklerimizi söyledik.

Lafı çok da uzatmayayım, burada özellikle etli tapaslar mutlaka denenmeli. Şahsi favorim ise ördek etli tapas oldu. Tam adı Duck Marget Tapas imiş. Açıkçası kaz eti yemiş ve tiksinmiş bir insan olarak ördek etine karşı önyargılıydım (normalde bu kadar elit değilim). Ama beklediğimin çok çok üstünde bulduğumu söylemeliyim. Sos ve yanında gelen patates salata vb şeylerin de etkisini yadsıyamam.

NEREDE KOPTUK?

Açıkçası kış mevsimi olduğundan mıdır bilmem, çok canlı bir gece hayatıyla karşılaşmadım aslında ama bunu da hiç yadırgamadım.

Bence Endülüs bölgesinde aşırı kalabalık barlara girip kopuş yaşamaktansa şehrin yerlilerinin takıldığı daha az kalabalık ve daha az gösterişli barlara girin. Bu, şehrin insanında Türk insanınınkine yakın bir sıcaklık olduğunu keşfetmenizi sağlayacak.

Size spesifik olarak bar ismi vermeyeceğim, ama geceleri takılabileceğinizi düşündüğüm yer nehrin karşısındaki çingene mahallesi, yani Triana.

Burada yaptıklarıma gelecek olursak; açıkçası İdil uykusuz olduğu için odaya çekildi ama yağan yağmura rağmen tek başına sokağa çıkmaktan üşenmedim, sırf sizin için canım okurlarım (kaç taneyseniz artık)

Neyse, oteldeki Marina ablamızın önerisi üzerine bir bara gittim, gece 12den sonra bedava flamenko şovu olacağını söylemişti. Ancak gittiğimde cidden alakasız bir şekilde barı kapatılmış olarak buldum. Daha doğrusu barın işletmecisi ve arkadaşları kendi aralarında çalgılı bir eğlence düzenlemekteydiler. Eğer katılsaydım cidden hayır demezlerdi. Ama alkollü içecekleri kalmamıştı ve bir sodaya da 5 euro bayılamazdım valla.

Oradan çıkıp rastgele girdiğim başka bir barda yine işletmeci aile ve aile dostları beni adeta bağırlarına bastılar. Çat pat İngilizceleri yüzünden çok muhabbet edemesek de vücut dili ve ifadelerle anlaştığımız söylenebilir. Sonra birden içeri doğum günü pastasıyla diğer arkadaşları girdi. Meğer aileden birinin doğum günüymüş. Sonra bana pastadan ikram ettiler.

Böyle de sevindirik oluyor insan, sanırım “seyahat etmenin asıl amacı yeni kültürler ve insanlar tanımak olmalı” lafını daha net algıladım.

Denemeden gelirseniz sizi Türkiye’ye aldırmam diyebileceğim şey İspanya’nın meşhur birası Cruzcampo (kruhkampo diye okuyor aksanını yidiklerim). Bu biranın olayı ya kendinden limon aromalı olması ya da barmenin üzerine sonradan limon eklemesi. Her halükarda tatlı-alkollü içeceklerden nefret eden beni bile mest etmeyi başarmıştır.

SONUÇ

Endülüs, kesinlikle görülmesi ve yaşanması gereken bir deneyim. Ama Sevilla’nın yeri bende kesinlikle çok ayrı. Bir buçuk gün kalmış olsam da o kadar uzun süre kalmış gibi hissediyorum ki, ama yine de yetmedi. Hatta bir sonraki durağımız olan Cordoba’ya gidecek otobüsü kaçırmak üzereyken bile “Olsun ya en kötü burada daha uzun vakit geçirmiş oluruz” diyebiliyordum.

Portakal ağaçların, on katlı bina yüksekliğinde palmiyelerin, sıcak insanların, sarayların, limonlu biran ve tabi ki gelecekten gelen köprülerin ile hatırlanacaksın güzel şehir! En kısa zamanda görüşmek üzere!

Not: Endülüs şehirleri arasında seyahat ederken kessinlikle otobüs (spesifik olarak Alsa firması) kullanmanızı tavsiye ederim. Özellikle road trip olayını seviyorsanız, gündüz yolculuklarında kulağınızda müzik eşliğinde yol üzerindeki köy ve kasabaların yakınından ya da uzağından geçmek sizin için paha biçilmez bir deneyim olacaktır.



4 thoughts on “SEVILLA

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
12 × 6 =


*