Kalbim Kyoto’da Kaldı Dedirten 5 Şey

Kyoto Japonya’da gezdiğim şehirler içerisinde en özeli olmuştu. Baştan aşağı parklarla ve bahçelerle çevrili caddeler, parkların içinde yüzyıllar öncesinden kalma tapınak ve saraylar, o yıllardan fırlamış çıkmış gibi görünen ahşap evler. Popülasyonunun 110% unun bisiklet sürdüğü bir şehir Kyoto. Sanırım Amsterdam‘dan sonra bu kadar bisiklet süren insanı ilk defa bir arada görmüştüm.

Uzakdoğu’dan döndükten sonra gezdiğim bütün Uzakdoğu şehirleri için detaylı gezi rehberi çıkartmayı hedeflemiştim. Ama ne yalan söyleyeyim bir buçuk yıldır her günüm oturup baştan aşağı yazmaya üşenmekle geçti. Çünkü gerçekten 5 güne sığmayacak kadar çok sayıda gezilecek yer var. Bir de itiraf edeyim, bu Uzakdoğu’daki tapınakların içini dolaşmaya ne kadar bayıldıysam, tarihçeleri hakkında blog yazısı yazarken de içim bir o kadar geçiyordu. Akıl sağlığımı düşünerek karar verdim ki detaylı rehber yazmak yerine benim için Kyoto’yu en özel kılan 5 şeyden bahsedeceğim. Bu bir tapınak da olabilir, bir anı da olabilir bir yemek de olabilir.

FUSHIMI INARI

Tamam tapınak mapınak yazmayacağım dediysem de Kyoto’nun ve hatta belki de tüm Japonya’nın en ikonik yapısı Fushimi Inari’den bahsetmeden geçemem. Bu Şinto tapınağının en akılda kalıcı özelliği tabi ki birbiri ardına sıralı binlerce kırmızı kapıdan oluşan tünel. Burada tabi ki kapıdan kastımız torii gate denilen kare şeklindeki kırmızı borular. Bunlar genelde tapınakların girişinde oluyor. Buradaki kapıların her biri Şinto Pirinç Tanrısı İnari’ye ithaf edilmiş. Peki bu kapıları ki bağışlamış. İlki kral Toyotomi Hideyoshi tarafından 1589 yılında girişe dikilmiş. Sonra zaman içinde çeşitli din adamları, iş adamları, zenginler buraya birbiri ardına kapı bağışlamış. Bunun amacı bir nevi sevap point kazanmak aslında, bunun yolu da kişinin kapı yaptırarak tanrıya saygılarını iletmesi. Kapıların üzerinde Japonca olarak bağışlayanın ismi ve bağışladığı tarih yazıyor. Bağış miktarı 400bin ile 1 milyon Yen arasında değişiyormuş. Bu kapılardan oluşan tüneli takip edip sonra daha ufak çaplı kapıların dikilmiş olduğu bir patikaya çıkıyorsunuz. Bu yol sizi Mount Inari yani Inari Dağı’na götürecek, yürüyüş yolu git-gel 3 saat. Bu tapınağın girişinin bedava olduğunu da eklemeliyim bence.

FİLOZOF YOLU (PHILOSOPHER’S PATH)

Yurtdışı seyahatlerimde öğrendiğim şeylerden biri de; eğer bir patikadan bir ya da daha fazla filozof geçmişse o patikanın kötü olmasının imkanı yoktur (bkz, Heidelberg-Almanya). Meşhur Zen Tapınağı Ginkaku-ji’den başlayan 2 km uzunluğundaki bu taş yoldan da Nishadi Katuro isimli çok önemli bir Japon filozof geçmiş. Daha doğrusu, eğitim verdiği Kyoto Üniversitesi’ne giderken geçtiği bu yolda her yürüdüğünde meditasyon yaparmış. Adam haksız da değilmiş aslında çünkü meditasyon yapmanız için gereken tüm unsurlar mevcut. Ortadan geçen incecik kanal Meiji Period denilen dönemde yapılmış ve Kyoto’daki ilk hidroelektrik santraline güç sağlamış. Suyun sesi, dört bir tarafınızın yemyeşil olması, arada karşınıza çıkabilecek küçük tatlı sürprizler.

Yol boyunca tabelaları takip ederek irili ufaklı tapınakları ziyaret etmiştim. Bu tapınaklardan birinde anıt mezarlığı gezerken orada çalışan dünya tatlısı bir Japon amca bana bir şeyler anlatmaya çalışmıştı. Tabi asla İngilizce konuşmadığı için anlamıyordum ilk başta, ama o kadar istekli ve özenle anlatıyordu ki bir anda gerçekten anlamaya başladım. Kısaca, mezarlıkta ektiği bitkileri maymunlardan ve böceklerden korumak için kullandığı yöntemleri anlatıyordu. Bir de Türkiye’de İstanbul ve Antalya’yı çok duymuş (Antalya ne alakaysa artık), sorular sormaya çalıştı. Bir Japon lokalle ilk defa bu kadar yakından iletişim kurmuştum sanırım.

Bir diğer güzel an da tatlış kedileri beslediğim andı. İstanbul’daki kedimi çok çok özlemiştim, bana ilaç gibi gelmişti.

Arada karşıma çıkan butik kafelerden birinde artık dayanamayıp kendime matcha isimli yeşil çaydan yapılma dondurma almıştım. Bundan ala meditasyon mu olur?

 

KINKAKU-JI

Kyoto’nun en büyüleyici yapılarından biri, tabi ki de kocaman bir havuzun ortasında bulunan altın tapınak Kinkaku-ji. Burası Zen tapınaklığı statüsüne erişmeden önce Ashikaga Yoshimitsu isimli bir imparatorun yazlık evi gibi bir şeymiş. Kendisi ölümünden sonra buranın bir tapınak haline getirilmesini buyurmuş. Yukarıda bahsettiğim gümüş tapınak Ginkaku-ji de onun torunu tarafından yapılıyor, zaten ilham kaynağı da burası. Zamanında savaşlar ve yangınlar sonucu çok zarar görmüş. Bugün gördüğünüz hali 1955 yılında yapılan restorasyonun eseri. Burayla ilgili beni gıcık eden tek nokta aşırı turistik olduğu için biraz tıkış tıkış olmasıydı. Yani aslında şu gördüğünüz huzur dolu fotoğrafı paylaştığım sırada arkamda bir yığın halinde insanlar beni ittiriyordu.

MENBAKAICHIDAI’DE FIRE RAMEN

Japonya’ya geldiğimden beri zaten ramen müptelası olmuştum ama burada yediğim ramen ile zirveye çıktığımı hissettim bu konuda. Her gün hostele dönerken önünden geçtiğim bu restoranın önünde müthiş bir kuyruk oluyordu ve içeriden burnuma inanılmaz kokular geliyordu. Son gecemde artık dayanamayıp fiyatı ne olursa olsun bu güzelliği tatmaya karar verdim. Buz gibi havada yaklaşık bir saat bekledim dışarda. Şöyle ki, girişteki makineden sıra numarası alıyorsunuz ve içerideki insanlar kalktıkça dışarıda bekleyenleri birer ikişer içeri alıyorlar. Almadan önce de nereli olduğunu soruyorlar. Sıra bana geldiğinde Türkiye, Turkey, Turkai bütün eşseslilerini söyledim ama adam nereli olduğumu asla anlamadı.

İçeride sizi oturtup boynunuza kocaman bir önlük geçiriyorlar. Daha sonra şef sizlerle Huysuz Virgin tadında muhabbet ederken bir taraftan da ramenin yapılışından bahsediyor. Çorbasında bulunan yağ flammable yani ateşe maruz kalınca anında alev alan değişik bir yağ türüymüş. Bu da ramenin kendisine değişik ve hafif yanık bir tat veriyor, ayrıca içindeki soğanın tadını da iyice açığa çıkarıyor. Her neyse, önce önünüze bir kasenin içinde noodle ve sebzeler hazırlanıp harç edilmiş bir şekilde geliyor, sonra yanan yağı teker teker kaselerinize döküyorlar. Bu noktada geri çekilmeniz gerekiyor eğer yüzünüzü seviyorsanız tabi.

Üstelik fiyatı da aslında korktuğum kadar pahalı değildi, 1350 yen, yani 13.5 dolara denk geliyor. Bir geceliğine de olsa kendinizi şımartın derim ben, ben öyle yaptım zira.

GION GECE HAYATI

Aslında Japonlar uzaktan çok kibar ve nezih görünüyor ya, o yüzden gece hayatına karıştığımda Japonların bu kadar eğlenceli ve çılgın insanlar olabileceğini tahmin edememiştim. Hostelde tanıştığım bir arkadaşla gece ne yapsak ne etsek diye dolaşırken kendimizi Kyoto’nun en hareketli noktası olan Gion District’de bulmuştuk. Kanalın etrafındaki restoran ve barlar gece tıklım tıklım oluyor. Girdiğimiz barların çoğu tıpkı oyun salonları gibi inanılmaz gürültülü, kahkaha atan insanlarla dolup taşıyordu. İlginç bir şekilde bazı barlarda nargile ya da onların deyimiyle sisha çok görüyorduk. En son bir grup gencin masasına oturduk. Bizimle baya ilgilendiler nereli olduğumuzu duyunca (arkadaş da Alman’dı). Değişik mizah anlayışları benim iyice şoka girmeme sebep oldu, gruptaki erkekler gruptaki kızlar hakkında aşırı edepsiz esprileri çok rahatça yapar durumdaydı mesela. Her neyse, sonrasında kanalın diğer tarafındaki gece kulüplerinden birine gitmiştik. Hostele döndüğümüzde saat 4’tü. Uzun lafın kısası, Kyoto deyip geçmeyin ve gece hayatına göz atmaktan çekinmeyin derim.

Evet efendim, benim Kyoto ile ilgili diyeceklerim bu kadar. sizin top 5’inizde neler var bakalım?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
26 × 5 =


*