Cape Town Sınavına En Zor Sorudan Başlamak: Devil’s Peak

Cape Town’a geldiğim ilk gün yolda giderken etrafımdaki dağları görünce “Bunların her birine teker teker çıkmalıyım” gibi bir gaye edinmiştim. Hepsine çıkıp uçurumlarının kenarında kollarımı açarak birbirinden klişe pozlar vermeliydim.

Neyse, işin şakası bir yana, Cape Town’a gelip de “bunu yapmadan dönenleri taşlıyorlar” diyebileceğim şeylerin başında üç büyüklere tırmanmak geliyor; yani Lion’s Head, Table Mountain ve Devil’s Peak.

Açıkçası tek başıma tırmanmaya cesaret edemiyordum. Tabi ki bunun birincil nedeni vücudumda hali hazırda bulunan deliklerle mutlu olmam ve daha fazla deliğe sahip olmak istemeyişimdi. Dolayısıyla bu tarz tırmanma etkinliklerine birilerine yanlayarak katılmam gerekecekti. Ya da en olmadı okulun dağcılık kulübüne katıldığımda her türlü toplu geziler düzenlenecekti. Sıramı bekliyordum kısacası.

Geçen postumda bahsettiğim Türk arkadaşlardan Beşir ve onun UCT’ye staj yapmaya gelen arkadaşı Onur bir gün bir teklifle çıkageldiler: “Hacı Cumartesi sabahı Devil’s Peak’e tırmanıyoruz”. Aynı anda hem sevindim hem de bir tırstım, çünkü Devil’s Peak diğer iki meşhur yere göre daha yüksekte ve daha zordu. Ama tabi bizim gençlere hava atmaktan da geri kalmıyordum. Yok efendim işte Norveç’te Pulpit Rock’a çıktım, Sri Lanka’da 5500 adım merdiven çıkıp Adam’s Peak’e tırmandım, buraya gelmeden önce 3 ay düzenli spora gittim falan filan. Dolayısıyla kendime güveniyordum bu konuda.

Öte yandan yine geçen postumda bahsettiğim ofisteki elemanlardan İtalyan olanı, Ricardo, bize katılmaya karar verdi. Böylece 3 Türk 1 İtalyan planımızı yapmış olduk.

Planımız gün doğumunu izlemekti, dolayısıyla oldukça erken kalkmamız gerekecekti. Önceki gece geç uyuduğum için kendime bu konuda daha az güveniyordum. Ama neyse ki alarmım çalmadan 10 dk önce kendim uyandım.

Kahvaltı olarak sadece bir dilim ekmek ve kibrit kutusu büyüklüğünde peynir yedim, böylece tırmanış sırasında beni alttan zorlayacak bazı vücut ifrazatlarının önüne geçmeye çalışıyordum.

Üzerime de toplam 7 kat kıyafet giymiştim, en alttaki de termal içlikti, böylece terlemeyecektim. (TERDEN SIRILSIKLAM OLDU)

Çoktan hazırlanmış bir şekilde bizim Türkleri beklerken telefon çaldı. Beşir “çabuk ol oğlum kapıdayız hemen şu an çık” diyordu. “İnsan gelmeden 5 dk önce haber verir” diye söylene söylene kapıya çıktım. Planımız Über ile Devil’s Peak’in en çok kullanılan rotasının başlangıcı olan Tafelberg Road’a varıp orada Rico ile buluşmak ve yola revan olmaktı.

Taksiden indiğimizde etrafta sadece üçümüz vardık. Bir tarafımız şehir manzarası, bir tarafımız çalılıklar, Ricardo’yu bekliyor, bir taraftan da esneme hareketleri yapıyorduk. Gerçi benim esneme hareketlerim kendi etrafımda 180 derece dönmekten ibaretti. Tabi bu sırada yine Cape Town’ın suç oranı ve gece dışarı çıkma konusunda söylenenleri düşünmemeye çalışıyordum. Gecenin erken saatlerinde dağlara tırmanan kişiler risk altında olabiliyor, çünkü bazı yerlerde şebeke halinde çalışan ve gece yürüyüşçülerini soymaya yönelik çalışan kişiler olabiliyormuş. Ama bu hırsızlar da insan oldukları için bir noktada sıkılıp uyumaya gidiyorlarmış, dolayısıyla bizim bulunduğumuz saatlerde risk yokmuş. Yine de bir yusuf yusuf olmuştum ne yalan söyleyeyim.

Bu arada Devil’s Peak rotasının başlangıç noktasını karanlıkta bulmak çok da kolay olmuyor onu da belirteyim, Table Mountain teleferğinin başladığı noktayı geçtikten sonra arabayla 1-2 dk daha ilerleyip yolun kenarına biraz dikkatli bakmanız gerekiyor.

Yaklaşık 10 dk süren cebelleşmeli beklemeden sonra Ricardo da geldi ve muhabbet ede ede tırmanmaya başladık. Saat 6’yı 10 geçiyordu ve gün doğumu 7:40’ta gerçekleşecekti. Bu yüzden acele etmemiz gerekiyordu.

Tabi ki bizimkilerin aceleden kasıtlarının ceylan gibi seke seke koşmak olduğunu kestirememiştim. Dolayısıyla yavaş yavaş istemeden de olsa geride kalmaya başladığımı fark ettim, hızımı biraz daha arttırmaya karar verdim. Öte yandan nefes alış verişlerim bir hayli hızlandı ve sonunda en korktuğum şey, yani mide bulantısı geldi. Normalde de spor salonunda spor yaptığımda ya da spinning derslerine gittiğimde 3 seferden 1’inde mutlaka bir mide bulantısı atağı geçirirdim, bu da onlara benziyordu. Vakit geçtikçe daha sık mola vermeye başladım, diğerlerinin de dikkatini çekmeye başladı durumum. Artık gurur yapmayı bırakıp spinning ve önceki hiking deneyimlerimle attığım havanın altının boş olduğunu kabul etmem gerekiyordu. Bizimkiler pes etmememi, yavaş yavaş vücudumun tempoya alışacağını söylese de mide bulantım kötüleşmeye başladı. O an devam edemeyeceğimi ve geri dönmem gerektiğini anladım.

Bizimkileri durdurdum ve kararımı açıkladım. Geri dönecektim, artık tek başına übere para vermem falan da gerekiyordu ama o an uğradığım psikolojik bozgunla bunu da umursayamıyordum. Beşirler yola devam edeceklerini, gün doğumunu ölmek pahasına da olsa görmeleri gerektiğini söylediler ama öte yandan geriden de gelsem yola devam etmem gerektiğini savunuyorlardı. Ancak bu durumda karanlıkta tek başıma yürümem gerekecekti.

Bir süre daha devam etmeye karar verdim, baktım olmayacak en kötü geldiğim yoldan geri dönerdim. Bu şekilde yola koyulduk ve çok geçmeden arkadaşlarım uzaklarda dolaşan ateşböceklerine dönüştü. Ufukta yavaş yavaş aydınlanmalar oluşmaya başlamıştı ama hava hala karanlıktı. “Ulan Emre ne bok yedin sen” diye kendime kıza kıza bir taraftan da şarkı söyleye söyleye yürümeye devam ettim. İlginç bir şekilde patika bir anda düzleşti. Devam etmeye kesin olarak karar verdiğim andı bu.

Baya bir süre bildiğiniz dümdüz bir yolda yürüdüm. Hatta bir süre sonra fark etmeden yanlış bir yola saptığımı ve belki de aşağı iniyor olduğumu bile düşünmeye başladım. Arada bizimkiler whatsapp’tan arayıp beni kontrol ediyordu. İlk başta sevgili tribi atacaktım ancak bunu yapacak halim bile yoktu o sırada.

Hava iyice aydınlanmıştı. Artık gün doğumunu kaçıracağım kesindi ama bunu da umursamıyordum. Sonuçta alt tarafı bir güneş yani.

O sırada önüme baya keskin bir yol ayrımı çıktı. Yolun herhangi bir yerinde de tabela bulamadığım için ne yapacağımı şaşırdım. Tam o sırada arkadan üç tane ergen irisi Amerikalı çıkageldi. Onlar sağa dönünce ben de onlara yanladım ve bir taraftan muhabbete başladık. Buraya exchange, gönüllülük ve staj gibi olanaklarla dünyanın pek çok yerinden insanlar geliyor. Amerikalılar da bunların başını çekiyor. Bu Amerikalılar da yaklaşık altı haftalık bir staja gelmişler yamulmuyorsam, daha da lisans öğrencisiymiş bu bebeler. Üstelik Devil’s Peak’e çıktıktan sonra aynı gün içerisinde Table Mountain ve Lion’s Head’e de çıkmayı planlıyorlarmış. Beni de davet ettiler ama zaten daha sorarken bile “NÖÖÖ” diyeceğimi biliyorlardı.

Yol dikleşmeye başladı yine. Deli gibi susamış ve terlemiştim. Hava nasıl olursa olsun tırmanışa giderken kat kat giyinmenin büyük bir gerizekalılık olduğunu anladım. Hava iyice aydınlanmıştı, muhtemelen güneş doğmuştu bile. Bir kayanın üzerine oturdum ve etrafı seyretmeye karar verdim. O ana kadar etrafımdaki güzel manzaranın farkına varamamıştım henüz.

Amerikalılar da bir süre sonra gözden kaybolmaya başladı. Artık tepe görünüyordu, ama ne kadar yürürsem yürüyeyim tepeye bir türlü yaklaşamıyordum, sanki Blair Cadısı tarzı bir korku filminde gibi hep aynı yeri yürüyordum.

Bu sefer de iki tane İsviçreli eleman gelip bana yetişti. Onlarla da beş dakika kadar konuştuktan sonra onları da azad etmeye karar verdim ve yine bir kayaya oturma molası verdim.

Artık yol iyice saçmalamış ve çalılıklarla kaplanmaya başlamıştı, yine mi kayboluyorum acaba derken bu sefer tepeye çok çok yaklaştığımı fark ettim. “Yeter artık biiit” diye bağırarak çıkmaya devam ediyordum.

Tepeye vardığımda güneş çoktan doğmuştu. Beşirler, Amerikalılar ve İsviçreliler tepede buluşmuş muhabbet ediyordu. Beni gördüklerinde hep birlikte alkışlamaya başladılar. Ben de onları orta parmağımla selamladım.

Onurla Beşir yanlarında şarap getirmişlerdi ve onu açmakla cebelleşiyorlardı.

Literally bulutların üzerindeydik, hatta hareket eden bulutlar arada bir etrafımızı kaplıyor ve manzarayı görünmez kılıyordu. Hemen ötemizdeki Table Mountain üzerinde bildiğiniz yusyuvarlak bir gökkuşağı oluşmuştu. Yuvarlak gökkuşağı olur muydu hiç, oluyormuş meğer.

O an fark ettim ki geri dönseymişim çok büyük bir salaklık edecekmişim. Kendi tempomla yavaş yavaş da olsa çıktım ve günlerdir hep uzaktan hayranlıkla izlediğim Cape Town tepelerinden belki de en güzelinin tepesindeydim. Lion’s Head bile uzaktan küçücük görünüyordu. Okyanus, şehir, stadyum, şehrin üzerine hafifçe çöken sis. Oldukça mistik bir görüntüydü. Ne yalan söyleyeyim gün doğumunda da görebilmek isterdim bu manzarayı, ama olsundu, bu haliyle de yeterince tatmin ediciydi.

Bu Beşir
Bu da Ricardo

Bu sırada iki kişi daha geldi tepeye, biri Amerikan biri Alman iki erkek. Bir taraftan şarap, bir taraftan muhabbet, bir taraftan fotoğraf çekme merasimleri.

Yaklaşık bir saat tepede kaldıktan sonra aşağı inmeye karar verdik. Ancak bu sefer farklı bir rota izledik. Bu rota, Cape Town Üniversitesi’nin yukarı kampüsüne doğru inen oldukça dik bir rotaydı. O kadar dikti ki bazı yerlerde kayaların üzerinden kaydıraktan kayarcasına iniyordum.

Tabi yolda da yine güzel manzaralar, yine fotoğraf merasimleri.

Laflaya laflaya Rhodes Memorial’a indik, burası üniversitenin kurucusu Cecil John Rhodes adına yapılmış bir anıt.

Eve döndüğümde uykusuzluktan geberiyordum. Kendimi yatağa attım ve tatlı bir yorgunluk eşliğinde uykuya daldım.

 

One thought on “Cape Town Sınavına En Zor Sorudan Başlamak: Devil’s Peak

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*