Cape Town’da İlk Bir Ay Nasıl Geçti

Uçağa bindiğimde beynimde bir uyuşukluk vardı, ne yaptığımın farkında değildim açıkçası.

Sonunda uzun zamandır farkederek ya da farketmeden istediğim bir şeyi elde etmenin duygusunu tarif edemiyordum. İstanbul’da havaalanı kontrollerinden geçtikten sonra bir kafede otururken anladım. Yani korku desem değil, heyecan desem değil, mutluluk desem değil, huzur desem değil. Hepsinin birleşiminden oluşan bir tamamlanmışlık duygusu. Tabi hala inanamamak ve şok duyguları da mevcut. Sanki sıradan bir tatile gidiyormuş gibi hissediyordum. Limitin 5 kg üstündeki bagajlarıma rağmen üstelik. Sonra durup durup “oha ben sahi napıyorum, ciddi ciddi Afrika Kıtası’na mı gidiyorum?!?!” diyordum.

Havaalanında uçağa binmeden etrafa son kez bakıp hayatımın bir kısmını büyük ölçüde geride bırakacağını fark etmek garip bir duyguydu. Sonunda taşlar yerine oturmuştu ve yapmam gereken şeyi yapıyordum.

Tüm bu orgazmik duyguların üstüne bir de uçakta yanımın bomboş olması ve koltuğun ekranında House of Cards’ın üçüncü sezon bölümlerinin olmasıyla Nirvana’ya ermiş gibi oldum.

Uçaktan indiğimde ilk işim okulun yurduna yerleşmek olacaktı. İnstagram’da bir takipçimin aracılığıyla tanıştığım Barış abinin Elma isimli (evet Elma) arkadaşı beni havaalanından alacaktı. Birbirimizi nasıl tanıyacağız diye karaları bağlamışken film sahnelerindeki gibi bir anda karşıma çıktı.

Havaalanında ilk iş kendime hat ve priz dönüştürücü almak oldu. Evimde İngiltere ve Amerika için dönüştürücüler olmasına rağmen Güney Afrika’da kullanılan adaptörlerin bunlardan alakasız olduğunu gördüm. Aşağıda gördüğünüz adaptör 100 Rand değerindeydi (4’e bölerseniz TL oluyor)

Bir diğer acil iş de kendime Güney Afrika hattı ve hat için de internet satın almaktı. Ülkenin hanesine ilk eksiyi burada attım zira internet biraz gereksiz pahalı. Ülkede birkaç tane operatör var: Vodacom, Cell-C, MTN, Telkom. Ben Vodacom aldım ama özel bir nedeni yok, öyle denk geldi öyle aldım. 100 Rand hattın kendisine verdim, 200 Rand de 1 GBcık internet için verdim. Türkiye ile kıyasladığınızda pahalı olduğu söylenebilir rahatlıkla.

Elma ile muhabbet ede ede yurda doğru giderken bir tarafta şu meşhur townshiplerin, yani teneke evlerle dolu mahallelerin yanından geçtik. Havaalanının bulunduğu bölge bu mahallelerin arasına kurulmuş. Diğer yanımda tüm ihtişamıyla Table Mountain ve Lion’s Head selam duruyordu. “Bir an önce bunlara tırmanmalıyım” diye geçiriyordum içimden.

Cape Town’a gelmeden önce gerek yabancı gerek Türk olmak üzere kendimce bir çevre yapmaya başlamıştım çoktan. İnternet üzerinden tanıştığım Beşir isimli eleman UCT’de Hukuk masterı yapıyordu (wowza dediğinizi duyar gibiyim). Akabinde yine UCT’de masterını, UWC’de de doktorasını yapmakta olan Reşat isimli başka bir eleman ile tanıştım. İlk iki gün Rondebosch (üniversitenin bulunduğu bölgenin adı) ve çevresinde dolaştım. Yavaş yavaş ufak çaplı kültür şokları yaşamaya başlamıştım. Bunlardan ilki tabi ki buradaki insanların yaşayışıyla ilgiliydi. Sürekli Cape Town için “ay orası Avrupa gibi, çok modern bir yer şekerim, hiç Afrika gibi değil” laflarını duyan biri olarak bazı gördüklerimi bu laflarla bağdaştıramamıştım mesela. Sokaklarda beyaz görmek neredeyse imkansızdı. Daha çok arabayla dolaştıklarını öğrendim sonra. Ayrıca sokakta kaldırım üzerinde uyuyan insanlar gördüm. Üstelik sadece siyah değil beyaz olup evsiz olanlar da vardı. Zengin fakir ayrımının illa beyazlık-siyahlık ile alakalı olmadığını anladım.

Şoklardan şoklara girmeye devam etmem geçici yurdumdan Bo-kaap’taki evime taşınmamla oldu asıl. Buraya taşınma hikayem de şöyle oldu. Şimdi Cape Town’a gelmek isteyen herkesin öyle ya da böyle namını duyduğu bir Sevinç Abla var. Kendisi hostel-öğrenci evi karışımı bir şey işletiyor yaklaşık 4 yıldır. Kendisini ilk kez facebook’ta Gezgindenizkızı (Deniz Abla) sayesinde tanıyıp iletişime geçmiştim. Maddi olarak çok muhteşem bir durumda olmadığımı bildiği için bana yardımcı oldu ve işlettiği evlerden birinde iki kişilik bir odaya beni yerleştirdi. Üniversite yakınlarında kiralar 5000 Rand’den başlarken kahvaltı ve akşam yemeği dahil 3900 Rand’e ev bulmam da bu şekilde gerçekleşti. İlk başta okula gidip gelmenin zor olacağını düşünmüştüm ancak eve 15 dk yürüme mesafesinde shuttle durağı olduğunu öğrenmemle bu iş de hemencecik çözüldü.

Neyse, ne diyordum, buraya geldiğimde Rondebosch’da gördüğüm herşey burada iki katına çıktı. Özelliklere hırsızlık olma ihtimali beni korkutmuştu bir hayli. Pencerelerimizde parmaklıklar vardı, eve girip çıkarken kapılarımızı kilitliyorduk mutlaka. Mesela camını açık bırakırsan ve camın önüne de değerli eşyalarını lönk diye bırakırsan almaları işten bile değilmiş. Arada evsizler kapıyı çalıp yemek istiyordu. Sokakta yürürken kimi zaman peşime dilenciler takılıyordu. Her ne kadar excuse me diyecek kadar kibar olsalar da bu onların inatçı oldukları gerçeğini değiştirmiyordu. Tüm bunlar insanların dedikleriyle birleşince “Burada nasıl yaşayacağım, geri mi dönsem acaba” dediğim anlar bile oldu. Ama inanın bana, bunlar Cape Town’ı yaşanılmaz kılmıyor. İlk günler sokaklarda paranoyak gibi dolaşırken insanların ne kadar rahat davrandığını görünce yavaş yavaş ben de rahatlamaya başladım. Bir noktada dilenciler, sokakta yatan insanlar görmeye alışır oldum. Kapıyı çalan ve yemek isteyen evsizlere yemek artıklarını ya da elimdeki portakalı vs vermeye başladım.

Bu arada Cape Town ile ilgili güvenlik meselesine detaylıca değineceğim bir yazı da ilerleyen günlerde gelecek. Şimdilik sadece burada güvenlik sorununun mevcut olduğunu ancak burada yaşamayı gölgeleyecek ya da turist olarak ziyaret etmenizi engelleyecek durumda olmadığını söyleyebilirim.

Bir de ilerleyen haftalarda Sea Point, Green Point, Camps Bay gibi noktalara gittiğimde taşlar yerine oturmaya başladı. Table Mountain resmen Cape Town’da lüks yaşamla sefaleti ayıran bir Berlin duvarı niteliğindeydi. Dağın öteki tarafına geçip Atlantik Okyanusu kıyısına ulaştığımda tek gördüğüm şey, Charlize Theronlar oldu. Sahilde çocuklarını gezdiren Charlize Theronlar, köpeklerini gezdiren Charlize Theronlar, koşu yapan- bisiklete binen Charlize Theronlar, surf yapan Charlize Theronlar, daha da çok Charlize Theronlar… Milyon dolarlık lüks ve havuzlu villalar, hatta bazı yerlerde özel mülkten başka bir şey görememek. Tabi bütün bunlardan sonra yine şehir merkezine dönünce yeniden şoka girmek.

Beni bir başka şoka sokan mesele de hava soğuk olduğu zamanlarda özellikle haftasonları sokakların bomboş olmasıydı. Buradaki insanlar havalardan çok etkileniyor. Hava soğuk olduğunda ya AVM ya da evde yatak-koltuk-televizyon-pizza modundalar. Hava sıcaksa tam tersi herkes parklarda sahillerde. Halbuki bizde öyle mi, yağmur çamur dinlemeden haftanın yedi günü 24 saat kendimizi dışarı atmak için bahane aramaz mıyız?

Okulda neler oluyordu?

Tüm bunlar olurken buraya asıl geliş amacım olan master programının başlangıcında ufak tefek bocalamalar yaşamaya başlamıştım. Yanında çalıştığım profesör oldukça testisli (asıl kelimeyi kullanmak istemiyorum) biriydi (Michigan’larda doktora, Cornell’lerde Postdoc falan), ve bu konuşmasına, giyimine, tavırlarına yansımıştı. Departmanda iki hoca daha var ancak o kadar rahat takılan insanlar ki kendilerini ilk başta öğrenci falan zannetmiştim. Bir tanesi ofisinde fare falan besliyor resmen. Bizim hoca da bütün departmanın başındaki, en tepedeki şahıs. Dolayısıyla kendisiyle konuşurken o üstünlüğü bir şekilde hissediyorsunuz. Ofis saatleri konusunda da oldukça katı, haftaiçi 9la 4 arası iki eliniz kanda olsa da ofiste olmanız lazım. Bizim ofisteki elemanlar onun katı olmasını biraz eleştiriyordu ama ben bu konuda nötrüm açıkçası.

Ayrıca her ne kadar dışardan katı görünse de arada beklenmedik espriler patlatabilen, yer yer sorunlarınızı da dinlemeye istekli (en azından öyle görünen), anlayışlı ve yardımcı biri. İlk başlarda kendisiyle konuşurken biraz çekiniyordum. Mesela CV’m kabarık ve dolu olduğu için kendi alanımda herşeyi bildiğimi assume ediyor olabilirdi. Ben de bazı konularda aşırı bilgisiz olduğumu çaktırmaktan korkuyordum. Ancak okula kaydolmak için tezime dair bir taslak yazısı (proposal) yazmam gerekiyordu ve özellikle metodoloji kısmında çuvallamaya başladım. Özellikle quantum ve kodlama konularına henüz çok uzak olduğum için hiç bilmediğim bir dilde kelimeleri ezberden kullanmaya çalışan biri olarak yazıyordum taslağı. Neyse, sonra bir şekilde yazmayı becerdim. Ancak şurası gerçek ki öğrenmem gereken çok şey var ve bunun için çok sıkı çalışmam gerekiyor.

Master programı diğer okullarınkine göre biraz farklı, şöyle ki normalde Türkiye’de ya da Amerika’da araştırma yaparken ders alma ya da asistanlık, çömez lisanslara ders anlatma, sınav notlandırma gibi görevleriniz varken buradaki (ve Avusturalya’daki) okullar bu yan ögeleri minimuma indirgeyerek sizi sadece ve sadece araştırma konunuza odaklamaya çalışıyor. Bu sistem daha mı daha mı kötü, yaşayarak göreceğim.

Ofisteki elemanlara gelecek olursak, gerçekten dünyanın en minnoş insanlarını özenle seçip ofise koymuş gibiler. Bir sitkom çıkabilir bizden. Bir kere farklı farklı milletlerden bir sürü insan var. Sri Lankalı, Tayvanlı, Hint, Yunan, İtalyan, Güney Afrikalı beyaz-siyah-renkliler, Nijerya ve daha niceleri. Tabi ki hepsi birbirinden yardımcı, birbirinden eğlenceli insanlar. Bir dizinin karakterleri gibi görüyorum hepsini, Community ya da The Office dizisi gibiyiz gerçekten. Gerçekten Pazartesi olsun da ofise gidip bunları göreyim diyorum, umarım bu durum hiç bozulmaz. Yalnız tek sıkıntı, çok farklı aksanların bir arada olması ve bazen bazılarını anlamakta güçlük çekiyor olmam. E tabi alışmışız dizilerden Amerikan ve İngiliz aksanlarını duymaya, Yunanı Sri Lankalı’sı konuşunca hatlar kopuyor bende.

İlerleyen günlerde çevremi genişletmek için planladığım projelerden biri de okulun en popüler klüplerinden biri olan dağcılık kulübüne katılmak.

Evde neler oluyor?

Evde de ayrı bir şamata, ayrı bir cümbüş. Adeta yaprak dökümü. Burada çok detayını veremeyeceğim dram şovalara tanık oldum desem yeridir. Gerçekten herkes ayrı bir karakter. Ancak oda arkadaşım Andrew’un yeri apayrı. Daha geldiğim ilk günden beri dinden girdik, felsefeden çıktık, muhabbetler havada uçuştu. İki deli bir araya gelmemeliydik misali iki geveze bir araya gelince sonsuza kadar konuşabiliyoruz. Bir gün öğlen 12de dışarı çıkacağım derken adamla muhabbete daldım ve saate bir baktım ki saat öğlen 3 olmuş. Gerçekten evin şartları ne olursa olsun oda arkadaşınızın çok büyük önemi var. Yoksa “pfff bu yaştan sonra odamı biriyle mi paylaşacağım” triplerine girip üzülüyordum.

Sevinç Abla ise oldukça şen-şakrak ve konuşkan biri. Kendisiyle saatlerce muhabbet ettiğimiz (spesifik olarak dedikodu yaptığımız :D) oldu ve vaktin nasıl geçtiğini anlamadım bile.

Burada tanıştığım Türkler sayesinde çok ilginç ve bir o kadar öğretici hayat hikayelerine tanık oldum. Zorluklara ve üzücü olaylara rağmen hayata tutunmaya çalışan, bunu başaran ve küllerinden doğan insanlar tanıdım.

Nereleri gezdim?

Haftaiçleri ofiste olduğum için gezme fırsatım olmasa da haftasonları tamamen bana aitti. Dolayısıyla Cumartesi ve Pazar günlerini hava nasıl olursa olsun boş geçmemeye gayret gösterdim.

Buradaki beşinci haftamı da geride bıraktım. Gezdiğim yerleri daha da detaylı yazacağım başka yazılarda, ancak şuraya bir liste iliştireyim.

  • Kaldığım yer, yani Bo-Kaap: Kolonileşme döneminde köle olarak getirilen Müslüman Malayların yaşadığı, meşhur renkli evlerin olduğu mahalle. Burayı rehberli yürüyüş turlarına katılarak gezdim.
  • V&A Waterfront: Şehir merkezindeki en turistik bölge. Mağazalar, Lüks otel ve restoranlar, canlı müzik.
  • Company’s Garden: Şehrin göbeğinde animasyon filmlerinden fırlamış sincaplara, müze ve galerilere ev sahipliği yapan yemyeşil bir park. Kolonileşme döneminde burası sera olarak kullanılıyormuş.
  • Long Street ve civarı: Buranın İstiklal Caddesi diyebilirim. Her ne kadar uzaktan leş bir yer olarak görünse ve bir noktaya kadar gerçekten leş de olsa aslında oldukça hareketli bir yer ve güzel sayılabilecek kahve dükkanlarına, barlara ve gece klüplerine ev sahipliği yapıyor.
  • Green Point: Atlantik Okyanusu kıyısında lüks hayatın başladığı nokta. 2010 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapan ünlü stadyum, sahil yolu ve küçük çaplı bir botanik bahçe barındıran parkı.
  • Sea Point: Lüks hayatın kendini iyice belli ettiği, sahil yolu boyunca koşu yapan, köpek gezdiren ve bisiklet süren insanların dolup taştığı nokta.
  • Camps Bay: Cape Town’ın bana göre en güzel noktalarından biri. İhtişamlı Table Mountain’ın etekleriyle hırçın Atlantik Okyanusu’nun birleştiği bu sahil bölgesi özellikle surf severlerin akınına uğruyor.
  • Hout Bay: Şehrin güneyinde sakin bir balıkçı kasabası. Fok balıkları, Fish&Chips ve tabi ki şehrin en güzel manzalarından birine ev sahipliği yapan Chapman’s Peak burada.
  • Woodstock: Sokak sanatı ve duvar resimleriyle ünlü sakin bir semt
  • Kirstenbosch Botanik Bahçesi: Table Mountain eteklerinde binlerce çeşit bitkiye, yıllanmış ağaçlara ev sahipliği yapan, dünyanın en büyük botanik bahçelerinden biri olarak anılan Kirstenbosch.
  • Devil’s Peak: Şehrin en yüksek noktalarından biri olup en güzel manzaralarından birine sahip, çıkması pek de kolay olmayan tepe.
  • Grandwest Casino: Şehir merkezine biraz uzak eğlence merkezi. Sadece kumar değil, bowling, laser tag, yeme-içme, buz pateni ve daha pek çok eğlenceye ev sahipliği yapıyor.

Cape Town’da ilk ayım dolu dolu geçti. En yüksekleri gördüm, en dipleri de yaşadım. Farklı kültürlerden insanlarla tanıştım, tartıştım, fikir alışverişinde bulundum. Her konuştuğum kişi, her yaşadığım anı bana birşeyler kattı, katıyor. Kendi başıma kalmaktan korkmamayı, yalnızlığı da sevebilmeyi öğrendim. En umutsuz olduğum anlarda bile kendimi sakinleştirip çözüm odaklı düşünmeyi öğrendim. Herşeye rağmen son çarenin yine bende olduğunu öğrendim. Ne olursa olsun sadece ve sadece kendime güvenmeyi öğrendim. Kendi bokumla haşır neşir olmaktan iğrenmemeyi öğrendim (ah neredesin taharet musluğu). Neyin ucuzu nerede, nerede ne pahalı onu öğrendim. Durduk yere tanımadığım insanlara selam vermeye, onlardan selam almaya alıştım. Mutlu olabilmek için herşeyin toz pembe olması gerekmediğini öğrendim, hayatı sorunlarıyla, zorluklarıyla sevmeyi, mücadeleyi sevmeyi öğreniyorum (bu bir anda olacak bir şey değil tabi).

Bakalım önümüzdeki aylar bana neler getirecek.

 

2 thoughts on “Cape Town’da İlk Bir Ay Nasıl Geçti

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Solve : *
24 − 5 =


*